Forumdan Yararlanmanız için önce forumsitesi.org sitesine üye olmanız gerekmektedir!!.Buraya Tıklayarak Ücretsiz Üye Olunuz. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||
![]() |
|
|
Seçenekler |
|
|
#11 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Doğu Göktürk Hakanlığı
Doğu'da zor şartlar altında hakan İşbara dengeyi büsbütün kaybetti. Ordu mensupları arasında kendisi ile mücadeleye devam eden Ta-lo-pien'e bağlı olduklarını zannettiği yüksek rütbeli kumandanları vazifeden uzaklaştırmağa hatta cezalandırmağa başladı. Neticede bu askerlerle prenslerden bazıları Çin'den yardım istemek zorunda kaldılar. Etrafında korku ve nefret uyandıran İşbara da kendi gücünden çok şey kaybettiğini ve Tardu - Ta-lo-pien ikilisinin tehdidi altına girdiğini esefle gördüğü için bizzat Sui hükümdarına müracaat ile askerî destek ve barış dileğinde bulundu. Teklifi sevinçle kabul eden Wen-ti'nin derhal yolladığı heyetin başında diplomat Yü K'ing-tsî ile birlikte yine Ç'ang-sun Şeng bulunuyordu. Başkentte Hatun'un ve diğer Türk ileri gelenlerinin önünde bu iki Çinli İşbara'ya hakaret edecek kadar ileri gittiler ve "Çin imparatorunun oğlu" olduğunu kabul eden hakanı "Ç'en" (bende kul) ilan ettikten sonra memleketlerine döndüler. Doğu hakanlığı Çin himayesine girmişti. Durumu kendi çıkarına kıyasıya sömürmeyi tasarladığı anlaşılan Çin Türkleri büsbütün yozlaştırmak maksadı ile halkını Çince konuşturmağa Çinliler gibi giyinmeğe Çin adetlerini kabule teşvik ve mecbur etmesi için İşbara üzerinde zorlu baskısını artırdı. Hakan imparatora gönderdiği 585 tarihli mektupta bu talepleri şöyle cevaplandırmakta idi: "Size bağlı kalacak haraç verecek kıymetli atlar hediye edeceğim. Fakat dilimizi değiştiremem dalgalanan saçlarımızı sizinkine benzetemem halkıma Çinli elbisesi giydiremem Çin adetlerini alamam. İmkân yoktur çünkü bu bakımlardan milletim fevkalade hassastır adeta çarpan tek bir kalp gibidir." Ve ilave ediyordu: "Sui imparatoru dünyanın gerçek hakimidir. Gökte iki güneş olmadığı gibi yerde de iki hükümdar olmamalıdır" vb.Gök-Türk hakanlığının parçalandığı tâbi kütlelerin ayaklandığı Türklerin Çin'e ilticaya başladıkları Türk hükümdar ailesi mensuplarının birbirine düştüğü bu karışıklıkta İşbara öldü (587). Yerine geçen kardeşi Ç'u-lo-hou (=Ye-hu Kagan) ve arkasından Toy (Devlet Meclisi) tarafından hakan ilan edilen Tulan (588-600) zamanlarında durum düzelmedi. Meşhur Ç'ang-sun Şeng Gök-Türk hakanlığını iyice çökertme yollarını gösteren raporlar hazırlayarak imparatoruna takdim ediyor elçi olarak geldiği Ötüken'de türlü entrikalarla Türk hanedan üyelerini karşı karşıya getiriyordu. En büyük yardımcısı da önce T'a-po'nun sonra İşbara'nın ve nihayet Tulan'ın öldürülmesinden sonra Çin'in muvafakati ile tahta çıkarılan Ye-hu'nun oğlu K'i-min (= T'u-li 600-609) hakanın karısı olan Çinli prenses Ts'ien-kin idi. K'i-min bu defa Doğu hakanlığını kendi idaresine almağa çalışan Tardu'ya karşı kullanılmakta idi. Bu K'i-min de imparator Yang-ti'ye 607'de gönderdiği bir mektupta "Haşmetpenah'ın aciz bir bendesi" olduğunu hatta vaktiyle İşbara'nın bile reddettiği "Türk kavmini Çinliler gibi yapmağa -giyim adet ve dilde Çinlileştirme- hazır bulunduğunu" yazabiliyordu. Ancak ölümünden sonra yerine geçen oğlu Şi-pi (Shih-pi 609-619) Gök-Türk haysiyetini biraz kurtarabildi. Bir Çinli prenses ile evlenmekle beraber bunu Çin'in Gök-Türk iç işlerine karışmasını önleyen bir paravana olarak kullandı. 5-6 yıl içinde Doğu Hakanlığı topraklarındaki dağınıklığı giderdi; batıda Tibet'e ve doğuda Amur nehrine kadar tekrar itaat altına aldı (615). Durumdan telaşa düşen Sui imparatoru Türk hanedan üyeleri arasında anlaşmazlık çıkarmağa dayanan değişmez Çin planını yeniden uygulamaya koydu: Bu defa yol göstericisi hususî entrika raporları hazırlayan ve Batı Asya için yazdığı eserler başlıca kaynaklardan sayılan Çin devlet ve "sömürge" adamı P'ei-chü idi. Hakanın küçük kardeşi Ç'i-ki şad'a "hakanlık" teklif edildi. Fakat milletin perişanlığını ve Çin tahakkümünün rezaletlerini gören bu genç hem teklifi hem kendisine vaad edilen Çinli prensesi reddetti. Çinliler başka bir yol denediler: Gök-Türk nazırlarından (bakan) birini pusuya düşürerek öldürdükten sonra Hakan'a onun muhalefet maksadı ile kendilerine müracaat ettiğini fakat "aradaki dostluktan" dolayı onun ortadan kaldırılmasını uygun bulduklarını bildirdiler. Gaye Hakan Şi-pi ile Gök-Türk büyüklerinin arasını açmaktı. Hakan bu oyuna da gelmedi. Gök-Türk nazırının öldürülmesi hadisesinin Çin-Türk anlaşmasını bozduğunu ileri sürerek yıllık haracı kesti savaşa hazırlandı. Planı Çin'in kuzey eyaletlerinde geziye çıkmış olan imparator Yang-ti'yi baskınla yakalamaktı. Fakat teşebbüs hakanın Ötüken'de bulunan zevcesi Çinli prenses İ-ç'eng tarafından gizlice Çin'e bildirildiği için süratle geri dönmeğe çalışan imparator takipçi Gök-Türk süvarileri tarafından Şan-si'de Yen-men (bu-gün Tai-hien) mevkiinde kuşatıldı. Üzüntüsünden ağladığı rivayet edilen imparatorun imdadına yine aynı prenses yetişti: Gök-Türk ülkesinde büyük bir isyan çıktığı söylentisini yayarak Türk ordusunun geri çekilmesini sağladı (615). Yang-ti'nin son itibar düşürücü durumu Çin'de karışıklıklara yol açtı ve ona karşı muhalefet gittikçe arttı. Bu defa da Çin ileri gelenlerinin Gök-Türklere sığınmalarına şahit olunuyor ve Şi-pi hakan Çinlilerin siyasetini kendilerine karşı tekrarlıyordu. Çin sarayını yağmalayarak aldığı kıymetli eşyayı Gök-Türk hakanına sunan mülteci Liang Shi-tu'yu Şi-pi "Çin kağanı" ilan ederek (617) kendisine bir kurt başlı sancak verdi. Liu Wu-Chou adlı diğer bir kumandanı da "Batı Çin kağanı" yaparak Sui'lere karşı sefere çıkardı. Şi-pi'nin siyasî faaliyetleri arasında tarihî bakımdan en ehemmiyetlisi Çin umumî valilerinden Li Yüan'ı himayesine alıp desteklemesidir ki anlaşma gereğince Türk ordularının yardımı ile Sui'leri iktidardan uzaklaştırarak başkent Ç'ang-an'daki imparatorluk servetini hakana takdim eden ayrıca 30 bin top ipek ve yıllık vergi vermeyi kabul etmiş olan Li Yüan Çin'de 300 yıl kadar hüküm süren ünlü T'ang sülalesini (618-906) kurmuş ve kendisi imparator olarak Kao-tsu (618-626) unvanını almıştır.Şi-pi'den sonra hakan Ç'u-lo (619-621) kardeşinin sert siyasetini takip ediyor ve Hakanlığa karşı tutumu kısa zamanda değişen T'ang imparatoruna karşı Sui sülalesini canlandırmağa kararlı bulunuyordu. Fakat karısı Çinli prenses İ-ç'eng tarafından zehirlenerek öldürüldü. Hakan olan kardeşi Kie-li (621-630) kifayetli bir adam değildi. Hain prenses İ-ç'eng ile evlenmiş ağır dille yazdığı mektuplarla imparatoru tahrik etmişti. Karısının tesiri altında idi. Plansız taktiksiz sadece cesarete dayanan askerî teşebbüslerinde bir-iki defa mağlup oldu. Tutumu millette emniyetsizlik uyandırdı. Tarduşlar Bayırkular Uygurlar ayaklandılar (627). Tarduş başbuğu İ-nan'ın darbeleri yıkıcı olmuştu. Vaktiyle Türk himayesine sığınmış olan birçok Çinli Tang imparatorundan af dileyerek memleketine dönüyor K'i-tanlar ve başka kavimler Çin ile temaslar arıyor ve sınır bölgelerinde Çin'e bağlanıyorlardı. İmparator T'ai-tsung (627-649 Li Yüan'ın oğlu) Türklere vuracağı darbe için vaziyetin olgunlaşmasını bekliyordu. Hakan kuşattığı bir şehir önünde mağlup olarak çekilirken yakalandı muhafaza altında Çin başkentine gönderildi (630).Tai-tsung'un kendini "Türklerin Gök Kağanı" ilan ettiği 630 senesi Doğu Gök-Türk istiklâlinin sonu kabul edilmiştir. Hakanlığa bağlı kabileler ve yabancı topluluklar dağılıyor Gök-Türk prensleri etraflarına kuvvet toplayabilecek kimseler olmadıklarından herkes başının çaresine bakıyor bazı gruplar Çin'e sığınıyorlardı. Gerçi başta Aşına ailesinden "kağan"lar vardı fakat bunlar artık Çin sarayının emrinde oraya sadakat ziyaretleri yapan hediyeler sunan imparatorlardan türlü unvanlar alan birer kukla idiler. Gök-Türklerin acıklı durumunu; Çin sarayında imparator huzurunda Türklere karşı ne yapılabileceği hususunda cereyan eden münakaşalardan anlamak mümkündür. Neticede Kuzeybatı Çin'de (Ordos) Sed boyunda "6 Eyalet" bölgesine Türklerin yerleştirilmesi kararlaştırıldı. Bu suretle belki Türklerin Çinlileşeceği umuluyordu. Fakat 680'e kadar geçen 50 yıl devamınca Türk milleti kendini unutmadı dilini örf ve âdetlerini korudu tarihinin şanlı hatıralarını ruhunda yaşattı. Bu arada ufak çapta baş kaldırmalar oluyordu: Mesela Aşına ailesinden bir prensin Altaylarda Türk hakanlığını ihyaya çalışması (646-649) yine Gök-Türk hükümdarları soyundan Tu-çi'nin On-ok'ların başında "kağan" ilan edilerek (676-678) Çin'e karşı Tibetlilerle ittifak etmesi. Çinliler tarafından şiddetle bastırılan bu hareketler arasında en çok hayret uyandıranı 639 yılında Kür-şad'ın ihtilal teşebbüsüdür. T'ang imparatorunun saray muhafız kıtasında vazife gören Gök-Türk prensi (588'de savaş meydanında ölen Hakan Ye-hu'nun küçük oğlu) Kür-şad (Çince'de: Kie-şe) Türk devletini ihya etmek için 39 arkadaşı ile bir gizli cemiyet kurmuş ve önce bazı geceler tek başına şehirde dolaşan imparator Tai-tsung'u yakalamağa karar vermişti. Fakat planın uygulanacağı gece ansızın patlayan fırtına yüzünden imparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini sakıncalı gören Kür-şad ve arkadaşları bu defa doğruca saraya yürüdüler. 40 Türk sarayı ele geçirip başkente hakim olmayı düşünüyorlardı. Yüzlerce muhafız telef edildi ise de dışarıdan sevk edilen ordu ile başa çıkılamadı. Şehir yakınındaki Wei ırmağına doğru çekilen Kür-şad ve arkadaşları yakalanarak öldürüldüler.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#12 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Batı Göktürk Hakanlığı
582 yılında hakanlığın doğu kanadı ile resmen ilgisini kesen Tardu her iki tarafı kendi idaresinde birleştirmek için gayret sarf ediyordu. Doğu hakanlığına baskı yapan Çin'in Tulan hakana karşı kardeşi T'u-li'yi (K'i-min) tutarak iki kardeşi çarpıştırması üzerine Tardu Çin'e yürüdü. Kuzey Çin'de ilerlerken general - diplomat Ç'ang-sun Şeng'in oyununa kurban oldu. Bu Çinli Türk ordusunun geçeceği yollardaki suları kuyuları pınarları gizlice zehirletmişti. Tardu böyle bir şeyin de yapılabileceğini hatırına getirmediği için zayiat ve ağır at telefatı verdi çekilmek zorunda kaldı (600). Bu tarihe kadar Tardu Kağan batıda büyük başarılar kazanmış Hoten bölgesini hakanlığa bağlamış şehinşah Ormuzd IV "Türk-zade" (579-590) zamanında Bizans-Sasanî savaşlarında İran işlerine müdahale etmişti. Bir Türk başbuğu ("Hazar yabgusu"?) Derbend'i kuşatırken diğer Gök-Türk ordusu Herat Badgîs havalisine girmişti (588-9). Bu orduyu durduran ünlü Sasanî kumandanı Bahram Çüpîn'in isyan ederek Ormuzd'u tahttan indirip onun oğlu Husrev Pervîz'i çıkarması fakat bunun da kaçması üzerine Bahram'ın kendini "Şehinşah" ilan etmesi Sasanî imparatorluğunu karıştırmış Bizans'ın müdahalesi ile mağlup edilen Bahram sonunda hakana sığınmıştı. Böylece Tardu'nun bir yandan kısa müddet için de olsa her iki Türk hakanlığını kendi idaresinde birleştirmesi (598'e doğru) aynı zamanda İran üzerinde nüfuzlu bir durum kazanması onun 598 yılında Bizans imparatoru Maurikios'a gönderdiği mektubun başlığında ifadesini bulmuş görünmektedir: "Dünyanın yedi ırkının büyük başbuğu ve yedi ikliminin hükümdarı Hakan'dan Roma imparatoruna..". Çin kaynaklarına göre de bu tarihte Tardu Ötüken Kuzeybatı Moğolistan Aral gölü havalisi Kaşgar Maveraünnehir ve Merv'e kadar Horasan sahaları üzerinde hakim bulunmakta ve ulu hakan olarak "Bilge Kağan" unvanını taşımakta idi.Fakat Tardu Gök-Türk birliğini gerçekleştirmek için Çin'in desteğindeki Doğu hakanları Tu-lan ve K'i-min ile mücadeleleri dolayısıyla çok şiddetli davranmış ve buna şüphesiz Çin'in aleyhte propagandası eklenmişti. Neticede başta Töles'ler olmak üzere bazı Türk boyları ve yabancılar ayaklandılar. Tardu bunlarla başa çıkamadı ve mücadeleyi sürdürdüğü Kuku-nor havalisinde Moğol Tü-yü-hun'lar arasında kayıplara karıştı (603).Tardu'nun sahneden çekilmesinden sonra memlekette isyancıların sayısı arttı nizam bozuldu. Doğu hakanlığında yeni bir kudret olarak beliren Şi-pi Kağan'a karşı Tardu'nun torunu Ho-sa-na (=Ç'u-lo Kağan) Sui'lerle işbirliğine kalktığı ve hatta ülkesini bırakarak Çin sarayında yaşamayı tercih ettiği için Şi-pi tarafından Çinlilerden teslim alınarak öldürüldü (619). Devlet Meclisi'nin hakan ilan ettiği Tardu soyundan Şi-koei zamanında durum düzelmeğe başladı. Fakat asıl huzur Tardu'nun küçük torunu olan T'ong-Yabgu (Yabgu Kağan) devrinde (618-630) görüldü. Çin kaynağı T'ang-shu'ya göre "akıllı ve cesur" olan bu hakan "mahir bir savaşçı ve seçkin bir taktikçi" idi. Orhun Tola ırmakları ile Aral gölü - Kafkaslar arasına yayılmış bulunan Tölesleri kendine bağlamış İranlıları mağlup etmiş güneyde Gandahar'a kadar ilerlemişti. Ordusu birkaç yüz bin "iyi yay kullanan" süvariden kurulu idi. Merkezi Talas şehrinin (bugün Evliya-ata) 75 km kadar güneydoğusundaki ünlü Bin-vul (Bin-bulak = bin pınar) mevkiinde idi. T'an-shu'ya göre "O zamana kadar batıda onun derecesinde kuvvetli olanı görülmemişti. Çin ile dostane ilişkiler kurmuş olan T'ong-Yabgu çağında Hindistan'a gitmek üzere Gök-Türk imparatorluğunu bir baştan bir başa geçerek yollar şehirler dinî ve kültürel hayat hakkında çok ilgi çekici bilgi veren Çinli Budist rahip Hıuen-tsang T'ong-Yabgu'yu da ziyaret etmiştir.Gök-Türk imparatorluğunun parlak bir devir yaşadığı bu yıllarda Nu-şi-piler ve Karluklar isyan ettiler. Bunları kendi mevkiini tehlikede zanneden Doğu hakanı Kie-li teşvik etmiş olmalıdır. T'ong-Yabgu'nun hakanlığın batı kanadı To-lular eliği olan amcası ile mücadelede ölmesi (630) ülkeyi karıştırdı. Nu-şi-pi boyları önce kendileri ayrı bir hükümdar seçmeyi tercih ettilerse de sonra Tong-Yabgu'nun oğlu Se-Yabgu üzerinde birleşildi. Bu defa Töleslerin ayaklanması devletin Çin'e bağlanmasında birinci derecede etkili oldu.630 senesi Gök-Türk tarihinin karanlık yılıdır. Doğu hakanlığı bu sene Çin'e boyun eğmişti. Batı hakanlığı da aynı tarihte aynı akıbete uğradı. Bundan sonra da Aşına soyundan bir sürü "kağan" bazen aynı zamanda birkaç "kağan" Batı Göktürk gruplarının başında görülüyorsa da bunlar artık Çin'in birer memuru durumunda idiler. Bir aralık başta Türgişler ve Karluklar olmak üzere diğer Türk boylarının desteğinde şiddetli mücadelelere girişen hakan Ho-lu'nun (653-659) büyük gayretlerine rağmen Batı Gök-Türk arazisinin Çin kontrolüne girmesi 658'de tamamlandı. Çin imparatorları oradaki Türgiş hakanlığı zamanında bile çoğu ismen olmak üzere On-oklara "kağan" tayin etmeğe devam ettiler.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#13 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
II. Göktürk Hakanlığı (Kutluk Devleti)
630-680 arasındaki 50 yıllık zaman Gök-Türklerin hürriyetlerini kaybettikleri bir matem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya'da millet olarak Türkler varlıklarını dil inanç ve geleneklerini muhafaza etmişlerse de müstakil bir devletten yoksunluk "bey'lik erkek evladın kul hatun'luk kız evladın cariye" olması Gök-Türkler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağı teşkil ediyordu. Millet şöyle diyordu: "Ülkeli bir kavim idim şimdi ülkem nerede? Hakanlı bir kavim idim şimdi nerede hakanım?" Gök-Türkleri bu felâkete sürükleyen sebepler kitabelerden anlaşılacağına göre şu üç noktada toplanmaktadır:1. Sonraki devlet ve idare adamlarının yetersizliği; "... Kağan bilge imiş cesur imiş buyrukları bilge imiş cesur imiş beyleri de kavmi de iyi imiş böylece ülkeyi tutup töreyi düzenlemişler... Sonra kardeşler oğullar kağan olmuş küçük kardeş büyük kardeş gibi yaratılmadığı oğul babası gibi yaratılmadığı için bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar buyrukları da bilgisiz kötü imişler... Türk beyleri Türk adını bırakmışlar Çin beylerinin adlarını almışlar Çin hakanına boyun eğmişler elli yıl işlerini güçlerini (ona) vermişler..."2. Türk kavminin uygunsuz tutumu: "Türk budunu... Sen aç olduğun zaman tokluğu düşünemezsin tok olduğun zaman açlık nedir bilmezsin. Bu sebeple hakanın iyi sözlerine kulak vermedin yurdundan ayrıldın harap bitkin düştün... Müstakil hakanlığa karşı kendin yanıldın... Doğuya gittin batıya gittin. Kutlu yurt Ötüken'i terk ederek gittiğin yerlerde ne yaptın? Su gibi kan akıttın kemiklerin dağlar gibi yığıldı... Devletine karşı hata ettin kötü hale soktun" "Türk budunu kendi hakanını bıraktı hüküm altına girdi. Hüküm altına girdiği için Tanrı ona ölüm verdi Türk budunu öldü mahvoldu...".3. Kurnaz Çin siyaseti ve yıkıcı propaganda: "Çin kavminin sözü tatlı ipeklisi yumuşak imiş; tatlı sözü yumuşak ipeklisi (ile) uzak kavimleri aldatıp yaklaştırır imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmış; iyi bilge kişiyi yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne ipeklisine kapılan çok Türk kavmi öldü..." "... Çin kavmi hilekar ve kurnaz olduğu için küçük kardeşle büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için beylerle kavim arasına nifak girmesi yüzünden Türk budunu devletini ve kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş..."; "... Çin kağanı Türk kavmi (ona) bunca işini gücünü verdiği halde Türk kavmini öldüreyim soyunu mahvedeyim der imiş mahvetmeğe yürürmüş...".Gök-Türk tarihinin bu 50 yıllık fetret devrinin sonunda Kitabeler yolu ile çok iyi tanınan Aşına soyundan Kutlug (Çince'de Ku-to-lu) istiklal savaşına girişti (680). Türk milletinin hür ve müstakil hakanlık çağının hasreti içinde olduğunu sezen Kutlug kendinden önceki mücadeleleri de takip ediyordu: Çin'de Ordos'daki bazı Türk zümrelerinin aynı maksatla başa geçirdikleri prens Ni-şu-fu davayı kaybederek kesilen başı Çin başkenti Lo-yang'a götürülmüş (679-680) mücadeleye devam eden yine Aşına soyundan Fu-nien kalabalık Çin kuvvetleri karşısında yenilerek 53 arkadaşı ile birlikte Lo-yang çarşısında idam edilmişti (Ağustos 681).Bu sırada Kuzey Çin'de vaktiyle Türklerin yerleştirildiği bölgede bulunan ve Türk kütlelerinin istiklâl iştiyakını gerçekleştirmek azmi ile ortaya atılan Kutlug gizlice teşkilat kurarak etraftaki Gök-Türk ileri gelenlerini ve halkını vazifeye çağırdı. Süratle yayılan harekete katılanların sayısı kısa zamanda beş bine yükseldi. Davete koşanlar arasında II. hakanlık devrinde Gök-Türklerin ünlü devlet adamı ve kumandanı Tonyukuk da vardı.Kutlug ile Tonyukuk önce 681'de Kuzey Çin'deki Yün-çu eyaletine baskın yaparak 30 bin civarında at koyun deve elde ettiler. Kendilerine yeni kuvvetler katıldı. Çogay'ın (Yin-şan dağları Huang-ho büyük dirseğinin kuzey yakasındaki dağ silsilesi) kuzey eteklerini yazlık ve Kara-kum'u kışlık merkezi yaparak hazırlıklarını tamamladılar. İlk hedefleri Ötüken idi. Baykal gölünün güneybatısında yüksekçe dağlar ve Orhun Tamır ırmakları ile çevrili müdafaası kolay fakat etrafa akınlar yapmağa elverişli mevkide (47. enlem-101. boylam) iklimi mutedil ve otlağı bol bir yer olan Ötüken yaylası Asya Hunları ve 1. Gök-Türk Hakanlığı zamanında devletin ağırlık merkezi olarak Türklerin kutlu toprağı sayılıyordu. Dağınık Türk kütlelerini ancak "Türk devletçilik ruhunun yerleşmiş olduğu" Ötüken etrafında toplamak ve idare etmek mümkün idi. Kutlug hareketinin gelişmesinden endişelenen Selenga ırmağı boylarındaki Oğuzların tedbir olmak üzere K'i-tan'larla ve Çin ile ittifak teşebbüsleri bir Gök-Türk seferini hızlandırdı. Tonyukuk'un tavsiyesi ile baskın şeklinde "İnekler Gölü" kıyısında kazanılan savaş (682) Oğuz tehlikesini ortadan kaldırdı. Küçük çapta olmasına rağmen yüksek tarihî ehemmiyet taşıyan bu muharebe Gök-Türklerin Ötüken'e hakim olmalarını sağladı. Kutlug "kağan" ilan edilerek "İlteriş" (il'i=devlet'i derleyip toplayan) unvanını aldı ve II. hakanlığı teşkilatlandırdı: Kardeşi Kapgan'ı "şad" diğer kardeşi To-si-fu'yu "yabgu" tayin etti. İstiklâlin kazanılması ve devletin kuruluşunda birinci planda rol oynayan Tonyukuk'u ("aygucı"=Toy başkanı başbakan) yaptı ordu ve diplomasi işlerinin tanzimini ona tevdi etti.Yeni hakanlığın önce Çin'i taarruz hedefi olarak alacağı tabiî idi. Bir zafer akınları resmi geçidi manzarasını veren Çin seferleri bir yandan bu eski ve "hilekâr" hasmı baskı altında tutmak diğer yandan körpe Gök-Türk devletinin şiddetle ihtiyaç duyduğu yiyecek giyecek bilhassa at gibi zarurî madde ve vasıtayı elde etmek maksadını güdüyordu. Akınlar hep Pekin'den Kan-su'ya kadar olan sahaya Çin Seddi'nin hemen güneyinden Hu-ang-ho'nun güney mecrasına yakın yerlere kadar yayılan ve Çinlilerin "Çu" (prefecture) dedikleri garnizon ve eyalet merkezlerine yöneltilmişti; 682'de Ping-çu 8 defa 683'de Lan-çu Ting-çu Kuei-çu Yü-çu ve Feng-çu 10 defa 684'de So-çu 6 defa 685'de yine So-çu ve Hin-çu 2 defa 686'da yine So-çu Tai-çu 11 defa 687'de yine So-çu Çang-p'ing 9 defa akın yapılan yerlerdi. Bu seferler esnasında Çin valileri kumandanları mağlup edildi orduları dağıtıldı. Büyük çapta zaferler Hin-çu'da (Nisan 685) ve So-çu'da (Ekim 687) kazanıldı.Ayrıca Kitanlarla 7 ve Oğuzlarla 5 kere savaştığı bildirilen İlteriş Kağan kuzeyde Kögmen (Tannu-ula) dağlarına doğuda Kerulen ve Onon nehirlerinin yüksek vadilerine batıda Altaylara kadar uzanan sahadaki Türk ve yabancı kavimleri Gök-Türk idaresine almıştı. Böylece Gök-Türk devletini yeniden kurup teşkilatlandırarak töre'yi tekrar yürürlüğe koyan millî kahraman İlteriş kutlu Ötüken yaylasında dalgalandırdığı altın kurt başlı sancağın gölgesinde öldü (692).İlteriş öldüğü zaman biri 8 yaşında (Bilge) diğeri 7 yaşında (Kül Tegin) olmak üzere iki oğul bırakmıştı. Kardeşi 27 yaşındaki Kapgan (aslında Türkçe unvan = Fatih) hakan oldu (692-716). Çin kaynaklarında adı Mo-ç'o diye geçen Kapgan Türk tarihinin büyük fatihlerinden biridir. Tonyukuk aygucılık görevini yapıyor hakanın kardeşi yeğenleri ve oğulları yavaş yavaş Gök-Türk hakanlığının seçkin simaları olarak beliriyorlardı. Kapgan Kağan'ın büyük ve uzak görüşlü bir devlet adamına yakışır planları olduğu görülmektedir ki esasları şöyle hülasa edilebilir:a. Çin'i baskı altında tutmak. Bunda iki maksadı vardır: Türk devletinin huzurunu korumak ve halka yetecek ölçüde tarım ürünü imkanları sağlamak. b. Çin'de dağınık halde yaşamakta olan Türkleri anavatana (Ötüken) çekmek. Bunda da iki maksadı vardı: Türkleri yabancı hakimiyetinden kurtarmak ve Türk ülkesinde askerî ve iktisadî gelişmeyi hızlandırmak.c. Asya kıtasında ne kadar Türk varsa hepsini Gök-Türk birliğine bağlamak. Kapgan'ın bu siyasî ve iktisadî görüşleri onu sayılı Türk büyükleri arasında çok yükseltmektedir. Bilhassa üçüncü nokta dikkat çekici bir siyasî kavrayışı ifade eder.Genç haşin ve ihtiraslı Kapgan seferler ve zaferler dizisini 693 Çin baskını ile açtı. Ling-çu eyaletine şiddetli bir darbe vurdu ve aynı sene içinde aynı bölgeye yedi sefer daha tertipledi. Sonra Ordos'a akın yaptı. Askerî harekâtını yeniden Ling-çu'ya doğru teksif ettiği yılda (696 Şeng-çu'ya 1 Liang-çu'ya 3 Ling-çu'ya 8 sefer) K'i-tanlarla Çin'in bozuşmasını kendi lehine değerlendirerek T'ang imparatoriçesi Wu'yu (690-705) destekledi. Korkunç K'i-tanları Ho-pei bölgesinde ağır hezimete uğrattıktan (Ekim 696) sonra imparatoriçeden isteklerini sıraladı: 100 bin "hu" (hu = yaklaşık 12 5 kiloluk ölçek) tohumluk darı 3 bin adet tarım aleti 10 bin (T'ang-shu'ya göre 40 bin) libre demir Çin topraklarında oturan (çoğu Ordos'da "6 Eyalet" arazisinde) Türklerin anavatana iadesi'. Sonra Kapgan Yenisey bölgesini işgal etmekte olan Kırgızlara yöneldi. Mevsim kış (696-697) yol uzun ve meşakkatli idi fakat bu sefere zaruret vardı: "Kuvvetli Kırgız kağanı Çin kağanı ve On-ok kağanı anlaşıp; Altun-yış'da (Altun ormanı = Altay dağları) buluşalım ordularımızı birleştirelim doğuda Türk kağanına saldıralım (yoksa) kağan cesur ve aygucı'sı bilge olduğundan o bizi mahveder demişler". Kapgan ile Tonyukuk idaresindeki Gök-Türk ordusu "kar sökerek ağaç dallarına tutunarak bazen atları yedeğe alarak" yolsuz vadilerden Kögmen dağlarını aştı Yenisey kaynaklarında Anı ırmağı kıyısında Kırgızları bastırdı "han"ı telef olan Kırgız ülkesi teslim alındı. Sıra üçlü ittifakta yer aldığını gördüğümüz Türgişlere (On-oklar) geldi. Fakat Çin Kapgan'ın isteklerini sürüncemede bırakıyordu. Hakan önce mevcut duruma uygun olarak orduyu ve idareyi yeniden teşkilatlandırdı: Kardeşi To-si-fu'yu hakanlığın sol kanadına "şad" İlteriş'in oğlu 14 yaşındaki Bilge'yi Tarduş topluluğu üzerine "şad" tayin etti ve kendi oğlu Bögü'yü (Kitabelerde İnel Kagan Çin kaynaklarında: Fu-kü ve "İnie Khagan") "küçük kağan" yaptı. Bu suretle Gök-Türk imparatorluğunda askerî kuvvetler de iki ordular grubu halinde tertiplenmişti. Kapgan Çin ile savaşa hazırlanırken İnel Kagan ile Bilge Şad emrindeki fakat gerçek sevk ve idaresi Tonyukuk'un elinde bulunan batı ordular grubu da "Batıyı düzenleme" yani On-okları devlete bağlamak vazifesini almıştı. Çin elçilerine karşı Kapgan'ın şiddetli ve kararlı tutumu şimdilik doğuda bir silahlı çatışmayı önledi: "Mo-ç'o'nun kudretinden telaşlanan Çin"den derhal 3000 tarım aleti 40 bin "şi" (yaklaşık 3000 ton) tohumluk darı gönderildi ve Türkler anavatan topraklarına iade edildi (698). Büyük kağanın planlarından ilk ikisi gerçekleşmişti.Ancak Kapgan'ın kızını bir T'ang prensi ile evlendirmek arzusuna karşı aslında cariyelikten gelme bir kadın olan imparatoriçe Wu'nun T'ang'lardan değil de kendi ailesinden bir prensi damat olarak ortaya sürmesinden öfkelenen Kapgan yanında bulunan Çin elçilik heyetinden general Yen-çi-wei'yi "Çin kağanı" ilan ederek onunla birlikte Gök-Türk askerî gücünün bütünü ile ansızın Çin topraklarında göründü (698): Kuei-çu T'an-çu P'ing-çu Yü-çu T'ing-çu Çao-çu eyaletlerini 30 defa vurdu. 100 bin kişilik ordusu ile bütün Çin kuvvetlerini ezdi at sürüleri başta olmak üzere bol ganimet ve esir aldı. Tonyukuk'un ve Bilge'nin de katıldığı bu geniş ölçüde harekat esnasında "Yaşıl-ögüz" (Yeşil Nehir = Yang-çe = "ta-luy-Oguz") kıyılarına ve Şantung ovasına ulaştığı anlaşılan Türk orduları tarafından 23 kasaba tahrip edilmişti. Oradan kuzeye yönelen Kapgan'a Çin orduları kumandanı Şa-ça Cung-i (Kitabelerde Ça-ça Sengün) emrindeki birkaç yüz binlik kuvvetine rağmen saldırıya cesaret edemeyerek Gök-Türk süvari tümenlerinin geçişini uzaktan seyrederken ümidini kaybeden Çin sarayından orduya gönderilen gizli bir günlük emirde "kağan"ı bulup öldürenin "prens" ilan edileceği bildiriliyordu.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#14 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Aynı yılın sonlarına doğru
ölen hatunun yoğ (cenaze) töreni ile meşgul Kağan'ın emri üzerine İnel ile Bilge tarafından sevk edilen batı orduları grubu da Tonyukuk'un yüksek kumandasında Altayları (Altun-yış) aşıp Yarış ovasına (Cungarya) ilerlemiş ve Bolçuy'da On-ok kuvvetleri üzerinde kesin zafer kazanmıştı (698). "Türk budun"dan olduğu halde "yanlış hareket eden" Türgiş hakanı U-çe-le'nin (Wu-shih-le) yakalanması ve yabgusu ile şad'ının telef olmaları ile neticelenen Bolçu savuy On-okların bütün To-lu ve Nu-şi-pi kabilelerini yani Balkaş İli Isıkgöl Çu ve Talas bölgelerindeki Türkleri Gök-Türk birliğine bağlamıştı (699). Hakanlığın sınırları batıda Kengü Tarban'a ve Fergana'ya dayandı. Çin kaynağı şöyle diyor: "Mo-ç'o zaferlerinden gurur duymakta imparatorluğumuzu hakir görüyor. Yüksek gayeleri var. Her tarafa ordular sevk ediyor. Arazisinin genişliği 10 bin "li" (yaklaşık 4500 km) den fazla. Bütün barbarlar (= Çin dışındakiler) onun emri altında...". Böylece vaktiyle Tardu'nun Türk birliğini gerçekleştirdiği tarihten tam 100 sene sonra Kapgan Kağan'ın Doğu-Batı hakanlıklarının topraklarını tek idarede toplaması yolu ile "dehşet verici Türk birliği ihya edilmişti". Bu tarihlerde anlaşıldığına göre Gök-Türk hakanlığına bağlı Türk kütleleri 30 "boy" teşkil etmekte idiler. Kapgan'ın planında 3. noktanın tamamlanması için Maveraünnehir'in de zaptı gerekiyordu: Coğrafî mevkii iklimi verimli toprakları ile zenginliği bütün kaynaklarda övülen Maveraünnehir'de o sırada Gök-Türk ordularına karşı koyacak bir kuvvet yoktu. Türk soylu bazı ailelerin idare ettiği "şehir krallıkları" 670'lerden beri nispeten küçük kuvvetlerle ufak çapta teşebbüslere girişen Müslüman-Arap kumandanlarına (Abdullah b. Ziyad Sa'id b. Osman Musa Muhelleb vb.) başarı ile karşı koymakta idiler.Yine Tonyukuk'un yüksek kumandasında olmak üzere İnel "kağan" ve Bilge tarafından sevk ve idare edilen Gök-Türk batı orduları grubu Altaylar-Bolçu-Yanş Ovası-Çu ve Talas havzaları-Karadağ kuzeyi üzerinden Yinçü-ögüz (İnci nehri=Seyhun=Sir-derya) kıyılarına ulaştı; nehri geçerek Maveraünnehir'in Kızıl-kum çölüne daldı ve tam güney istikametini aldı. Ordunun bir kısmını muhtemel bir yan hücuma karşı İnel idaresinde burada bırakan Tonyukuk güneye ilerledi ve U-çe-le'nin oğlu olan Türgiş başbuğu So-ko idaresinde olduğu anlaşılan Sogd halkı teslim oldu. "Tinsi-oğlı" denilen mukaddes Ek-lağ 'ı aşarak ilerleyen Gök-Türk ordusu güneyde Temir Kapıg'a (Demir Kapı) ulaştı (701). Zengin ganimet elde edildi: "Sarı altın beyaz gümüş eğri deve kız-kadın..." Temir Kapıg bilindiği gibi milattan önceki asırlardan beri İran ile Turan (Türk) ülkelerinin arasında tabiî sınır kabul edilmekte idi.Maveraünnehir seferi münasebetiyle Orhun kitabelerinde ilk defa Müslüman Araplar (=Tezik) zikredilmiştir. (İranlıların Araplara verdikleri Tazî adından [Tayy adlı Arap kabilesinden] gelen Tezik Türkler tarafından sonraları İranlılar için kullanılmıştır: Tacik). Bu ad o zaman Keş şehrinde karargah kurmuş olan Horasan valisi Muhelleb'in kuvvetleri ile ilgili olmalıdır. Anlaşıldığına göre İnel kumandasındaki kuvvet bir Arap hücumuna karşı orada bırakılmış fakat Muhelleb ordusu herhangi bir harekette bulunmamıştır.Doğuda Türk ordusu faaliyet halinde idi. 701 başlarında Tangutların sahası Lung-yu'ya (Kansu'nun kuzeydoğusu) bir akın tertipleyen Kapgan'ın buradan Güney Ordos'da Sogd kolonilerinin (Chao-wu) bulunduğu "Altı eyalet" (=Liu Hu Çu; Kül Tegin ve Bilge Kitabelerinde: Altı Çub Sogdak) üzerine açtığı sefere (Şubat 702) Bilge ile Kül Tegin de katılmışlardı. Sogdlulann dağılması üzerine karşı çıkan Çinli kumandan Ong-tutuk idaresindeki 50 bin kişilik ordu da mağlup edildi ve Çinli general henüz 16 yaşlarında bulunan Kül Tegin tarafından elinde silahı ile yakalanarak getirilip hakana teslim edildi (702 sonbaharı). Kapgan Çin'e akınlarına devam etti. 702'de Yen-çu Hia-u Şi-ling Hin-çu Ping-çu bölgelerine 20 sefer yaptı. 704'de Kül Tegin ile Bilge'nin de katıldığı büyük Ming-şa (Ming-sha-hien. Kan-su'da bugün Çung-vvei-hien) muharebesinde Çaça Sengün (Çince aslı Şa-ça Çung-i) kumandasındaki 80 bin kişilik Çin ordusu bozguna uğratıldı ve hemen arkasından Lung-çu Yuan-çu Hin-çu'ya karşı 11 akın tertiplendi. Tang imparatoru Çung-tsung yine günlük bir emir neşrederek Kapgan'ı esir eden veya öldüreni "prens" unvanı ve 2 bin top ipek vererek taltif edeceğini ilan ediyordu. Ayrıca bütün vazifelilere Gök-Türkleri mağlup etmek için planlar hazırlamalarını emretti. Bunun üzerine sarayın yüksek memurlarından Lu Fu'nun imparatora sunduğu raporda çare olarak: 1- "Barbarları" birbirine karşı tahrik etmek 2- "Barbarları" iki cephede birden savaşa zorlamak yolları tavsiye ediliyor ve M.Ö. 36 yılında Çi-çi'nin böyle yenildiği hatırlatılıyordu.Bu arada 649'dan beri Çin ile siyasî münasebetler kurmuş bulunan Basmıllar tekrar itaate alındı (704). 709'da Çik'ler (Yukarı Kem-İrtiş arasında Kırgızların komşusu) ve Isıkgöl batısında Az'lar Bilge tarafından hakanlığa bağlandı. Gök-Türk ordularının uzaklarda meşgul olmasını fırsat bilerek başkaldırmağa kalkışan Kırgızlar da Bilge-Kül Tegin idaresinde "mızrak boyu kar sökerek Kögmen dağlarını aşan" Gök-Türk orduları tarafından Songa ormanında ikinci defa mağlup edildi (710). Aynı yıl içinde Tola ırmağı civarındaki Bayırkular Türgi-yargın gölü savaşında bozguna uğratıldı. 711 yılında yine itaatten çıkmış olan Türgişler darbelendi "ateş ve fırtına" gibi saldıran Türgiş kuvvetleri mağlup edilerek Türgiş yabgusu şad'ı ile birlikte tabi "kağan" durumundaki So-ko öldürüldü "Kara Türgiş" itaate alındı. Bars Beğ Türgiş "kağan"ı tayin edilerek Bilge'nin kız kardeşi ile evlendirildi ve Maveraünnehir'e bir yürüyüş yapıldı; sebebi kitabelere göre "Sogdak (Semerkand bölgesi) kavmini tanzim etmek" idi. Bu seferin icra edildiği yıllar (711-714) Maveraünnehir'de meşhur Kuteybe b. Müslim idaresindeki Arap ordularının kesin başarılar sağladığı devre tesadüf eder. Kuteybe Buhara'yı aldıktan sonra Sogd başkenti Semerkand üzerine yürümüş 300 muhasara makinesi ile kuşattığı şehri Türk asıllı "kral" Gürek'i serbest bırakmak şartı ile teslim almıştı (93/711-712). İslam kaynaklarında bu münasebetle Maveraünnehir halkının Türk "hakan"ından yardım istediği böylece Araplarla mücadele eden müttefik Maveraünnehir kuvvetlerinin başında bulunan "Hakanın oğlu"nun bir gece baskınında bozguna uğradığı bildirilmektedir. Bu kayıt Gök-Türklerle ilgili sayılmış ve mağlup olanın Kül Tegin olduğu iddia edilmiş veya mağlup olan 'Gök-Türk prensi'nin mutlaka Kül Tegin olması gerekmediği beyan edilmiş son olarak da Kapgan Kağan'ın mağlup olduğu ileri sürülmüştür. Gerçekte ne Kapgan'ın ne Bilge'nin ne de Kül Tegin'in o sırada Maveraünnehir'e gelmeleri mümkün idi zira onlar o tarihlerde hakanın şiddetli tutumundan dolayı isyan eden Türgiş ve Karluklarla meşgul bulunuyorlardı (711-714). Tonyukuk da 750'den beri faal vazifeden çekilmişti. Esasen yukarıdaki iddialar (bahis konusu rivayetin kumandan Kuteybe'nin mensup olduğu Bahila kabilesinden çıkmış olması fakat bu devir Maveraünnehir İslâm harekâtı bakımından ana kaynak durumundaki İbn ül-A'sami'l-Kûfî'de böyle bir rivayetin geçmemesi Orhun kitabelerinde bir savaştan değil sadece bir "tanzim" keyfiyetinden bahsedilmesi ile bu husustaki Çin kaynaklarının karşılaştırılmasından Gök-Türk ordularının başka yerlerde bulunduğunun tespiti sebepleri ile) doğrulanmıştır. Bu duruma göre 712 yılında Sogd kuvvetleri başında Araplara yenilen kumandanın bir Türgiş "han"ı (daha doğrusu bir Türgiş başbuğu) olabileceği neticesine varılmıştır.Kapgan Kağan'ın gittikçe şiddetini artıran müsamaha tanımaz sert tutumu huzursuzluğu arttırıyor gördüğümüz gibi bilhassa Türk boylarının ayaklanmalarına yol açıyordu. İsyan edip Kengeres'e (Seyhun kıyıları Kangahlar veya Keng-külüler memleketi?) doğru giden bir kısım Türgiş kütleleri (Kara Türgişler) 711 yılında "atların zayıf azığın yok" olduğu güç şartlara rağmen Kül Tegin tarafından bastırılmış ise de aynı yılda başlayıp üç seneden fazla süren ve Çin'in tahriki neticesinde Karlukların katılmaları ile iyice alevlenen isyanlar hayli güçlük çıkardı. İmparator Çung-tsung'un Kan-su eyaletlerindeki ordularını Gök-Türklere karşı seferber hale getirdiği bu sıkıntılı günlerde "Türkistan"daki yurtlarından kalkarak Ötüken'e kadar sokulmağa muvaffak oldukları anlaşılan Karluklar ve müttefikleri ancak Kapgan Bilge ve Kül Tegin'in ortak harekâtı ile Tamıg Iduk-başdaki şiddetli savaşta (713) mağlup edilerek dağıtılabildiler. Bir kısım Karluk kütlesi ve başkaları Çin'e sığındılar ve San-yuan bölgesine yerleştirildiler. Tamıg Iduk-baş muharebesi tam zamanında kazanılmış Gök-Türkleri iki cephede savaşmağa mecbur etmeyi hedef alan Çin kuvvetlerinin Karluklar lehine müdahale etmesi önlenmişti. Şimdi de Çin hazırlığını saf dışı etmek gerekiyordu: Çin yığınak merkezi Beş-balık üzerine sefer yapıldı (714). Çin kaynaklarının belirttiği üzere İnel ile T'ung-o Tegin ve hakanın eniştesinin kumandasında sevk edilen ordu Beş-balık'ı kuşattı. Kitabelere göre Bilge'nin de katıldığı bu harekâtta şehir ele geçirilemedi ise de karışıklıktan faydalanarak Soei-se'deki (Tokmak şehri Isıkgölün kuzey-batısı) Türk kabileleri üzerinde bir başarı kazanmakla iktifa eden Çinlilerin Gök-Türklere karşı büyük ölçüde taarruzu ortadan kaldırılmış oldu.Ancak hakanlık bir kazan gibi kaynamakta idi. Kitabelerdeki "Amcam Kağan'ın idaresi karışıklık içine düştüğü halkta ikilik ortaya çıktığı zaman..." gibi ifadeler durumu açıklamağa yeter. Az'lar ve arkasından İzgiller şiddetle ezildi (715). Fakat hakanlığın esas kütlesini meydana getirdiği için devleti temellerinden sarsarak nihayet ihtilale sebep olan Oğuzların isyanları Gök-Türk içtimaî bünyesinde derin yaralar açtı ve en büyük neticesi batının (On-ok ülkesi ve Maveraünnehir) hakanlıktan kopması oldu. 714 yılı sonbaharında başladığı anlaşılan Oğuz ayaklanmalarının -Oğuzların devlete olan nispetleri dolayısıyla- hayretle karşılandığı kitabelerden sezilmektedir: "Dokuz-oğuz budunu kendi budunum idi gök ve yer karıştığı için düşman oldu". 715 baharında Kapgan'ın açmak zorunda kaldığı Dokuz-oğuz seferinde mağlup edilen ve hayvanları öldürülen Oğuzlardan bir kısmı Çin'e sığındı. 716 senesinde Oğuz boylarından Bayırkular şiddetle bastırıldı. Fakat bu ömrü boyunca durup dinlenmeyen haşin tabiatlı Kapgan Kağan'ın seri halindeki zaferlerinin sonuncusu oldu. Kendinden emin Ötüken'e dönerken yolda Bayırkuların pususuna düştü ve öldürüldü (22 Temmuz 716). Asilerin Çin ile temas halinde oldukları bu sırada onlar nezdinde bir Çin elçisinin bulunmasından anlaşılıyor. Hattâ rivayete göre Kapgan'ın kesilen başı bu elçi tarafından Çin'e götürülmüştür.Kapgan'ın yerine geçen oğlu İnel (Bögü) hakanlığın bu buhranlı devrinde devlet dizginlerini tutacak kudrette değildi. Karışıklığı önleyememiş yurda huzur getirememişti. Halbuki Türk halkı bu hizmetleri hakandan beklerdi. Oğuzlar büsbütün alevlendikleri için devleti kurtarmak işi İlteriş'in oğullan sol Bilge elig'i olan Bilge ile Kül Tegin'in omuzlarına yüklenmişti. 716 yılında Kül Tegin beş Oğuz seferi yapmış (Togu-balık Kuçlaguk Urgu [veya Antırgu?] Çuş-başı Ezgenti-kadız savaşları. Bunlardan ikincisinde Edizlerle dördüncüsünde Tongralarla savaştı) ve seferlerden dördüne Bilge de katılmıştı. O sene büyük ölçüde hayvan telefatına sebep olan kıtlıkta bile Bilge sefer halinde idi. Ötüken üzerine yürüyen Üç-oğuzlar Kül Tegin tarafından püskürtüldü. Dokuz-Tatarlarla ittifak ederek hücuma geçen Oğuzlar Agu'da cereyan eden iki savaşta bozguna uğratıldı ve Oğuz kütleleri Çin sınırına doğru çekildiler. Uzayıp giden bu savaşlar dolayısıyla kitabelerde Gök-Türk ordusunun takatten düşüp cesaretini kaybettiğini belirten ibareler vardır. Olup bitenler yeni hakanın beceriksizliğine atfolunuyor ve halkta Tanrı tarafından hakanlık yetkisinin ondan geri alındığı kanaati uyanıyordu. Ülkenin felâketten kurtulması için hakanın değişmesi lâzımdı. Çin kaynaklarındaki izahata göre herhalde Bögü'nün direnmesi neticesi değiştirme zor kullanılarak yapıldı. İnel Kağan kardeşi akrabaları beyleri ve taraftarları öldürüldü. İhtilal planı iki kardeş Bilge ve Kül Tegin tarafından hazırlanmış fakat Kül Tegin tarafından icra edilmişti.Bilge kağan oldu (716-734 Tengri teg Tengride bolmış Türk Bilge). "Sol Bilge elig"liğe getirilen Kül Tegin de Gök-Türk ordularının tanzimini üzerine aldı. 705 yılından beri Yargu (yüksek mahkeme) üyeliği yapmakta iken Bilge'nin kayınbabası olduğu için ihtilal sırasında dokunulmayan Tonyukuk da tekrar eski vazifesi olan "aygucılığa" (Devlet Meclisi Başkanlığı) getirildi. Fakat umumî bir yorgunluk bezginlik vardı:"Tanrı Türk kavmi yaşasın diye beni tahta oturttu... İçte aşsız dışta giyeceksiz bir kavme kağan oldum. Babamızın amcamızın kazandığı milletin adı sanı unutulmasın diye kardeşimle sözleştik. Türk milleti için gece uyumadım gündüz oturmadım. Kül Tegin ile ve şadlarla ölesiye çalıştık..." Mücadele şiddetle devam ediyordu. 717'de Uygur ilteberi ile (Kargan savaşı) 718'de tekrar isyana teşebbüs eden Karluklar ile savaşıldı ve başarıya ulaşıldı.Bilge Kagan Çin ile iyi geçinmek arzusunda idi. Bunun lüzumuna Çin'in kuvvetli Gök-Türklerin ise yorgun ve ihtimama muhtaç olduğu hususundaki Tonyukuk'un da kanaati neticesinde inanmıştı. Fakat sığıntı Gök-Türk prensi ile etrafındakileri 718'de Bilge'ye karşı savaşa teşvik eden ve aynı zamanda K'i-tan ve Tatabıların askerî desteğini sağlayan Çin Beş-balık'taki Basmıllar ile de anlaşmıştı. Nazik durum büyük devlet adamı ve stratejist Tonyukuk tarafından kurtarıldı. Onun planı sevk ve idaresi altında önce Basmıllar mağlup edilip Beş-balık kuşatıldı sonra da yalnız kalan Çin şiddetli bir darbe ile baskı altına alındı: Şan-tan (Kan-su'da) savaşında Çin ordusu bozguna uğratıldıktan (Eylül 720) ve Beşbalık zaptedildikten sonra Kan-çu Yüan-çu Liang-çu bölgeleri 10 sefer yapılarak ele geçirildi. K'i-tanlar ve Tatabılar saf dışı edildi (722-723). Karluk İl-teber'i memleketi terk etti ve orada Bilge Kağan halk tarafından sevinçle karşılandı. Hakanlık eski zindelik ve itibarını kazanmıştı. Bütün doğu ve Tarbagatay'a kadar batı hakanlık idaresinde idi. Hattâ Bilge 717 karışıklığında Ötüken ile ilgisini kesip müstakil bir devlet durumuna girmiş olan Türgiş bölgesini bile kendine tabi saymakta idi. Bu başarılar üç Gök-Türk büyüğünün Tonyukuk Bilge ve Kül Tegin'in azim ve gayreti ile elde edilmişti. Çin de şüphesiz durumun farkında idi. 725 yılında imparator Hüan-tsung'un başkanlığında yapılan bir toplantıda şöyle konuşuluyordu: "...Gök-Türklerin ne zaman ne yapacakları bilinmez. Bilge iyidir milletini sever Türkler de ondan memnundurlar... Kül Tegin harp sanatının üstadıdır ona karşı koyacak bir kuvvet zor bulunur... Tonyukuk ise otoriter ve bilgedir niyetleri kurnazlığı çoktur. İşte şimdi bu üç "barbar" aynı anlayışta olarak bir aradadırlar..." 721 yılındaki Gök-Türk barış teşebbüsüne kalabalık bir ordu teşkiline girişmekle cevap vermiş olan Çin imparatoru Hüan-tsung artık o teklifi müsbet karşıladığını bildirebilirdi. İmparator tarafından Ötüken'e gönderilen elçiyi Bilge hakan hatunun Kül Tegin'in Tonyukuk'un ve diğerlerinin hazır bulunduğu mecliste kabul etti (725).Büyük Türk devlet adamı Tonyukuk ile ilgili son bilgi 725'deki bu haberdir. O herhalde bu tarihten az sonra ölmüş olmalıdır. Gök-Türk istiklâl savaşı hazırlıklarından itibaren İlteriş Kapgan Bilge zamanlarında devlete 46 yıl hizmet eden savaşlarında hiç başarısızlığa uğramayan "Boyla Baga inançu Yargan Apa Tarkan" unvanlarını taşıyan "bilge" ve stratejist Tonyukuk hakanlığın ordusunu adliyesini tanzimde başta geliyordu. Çin kaynaklarında bile bu meziyetleri belirtilmekte ve "Aygucı" olarak devletteki büyük rolünü o çağın dinî kültürel cereyanlarını nasıl yakından takip edip Türk milleti açısından değerlendirdiğini gösteren deliller verilmektedir: Bilge Kağan Çin'de olduğu gibi Türk ülkesinde de şüphesiz savunma maksadı ile şehirleri surlarla çevirtmek hisarlar yaptırmak istiyordu. Tonyukuk itiraz etti: "Bunlar olmamalı. Biz ömrünü sulu ve otlu bozkırlarda geçiren bir milletiz. Bu hayat bizi daima bir harp egzersizi içinde tutmaktadır. Gök-Türklerin sayısı Çinlilerin yüzde biri bile değildir. Başarılarımız yaşayış tarzımızdan ileri gelir. Kuvvetli zamanlarımızda ordular sevk eder akınlar yaparız. Zayıf isek bozkırlara çekilir mücadele ederiz. Eğer kale ve surlar içine kapanırsak T'ang orduları bizi kuşatır ülkemizi kolayca istila eder..." Bilge'nin diğer bir düşüncesi de memlekette Budist ve Taoist tapınaklar inşa ettirerek bu din ve felsefeyi Türkler arasında yaymaktı. Tonyukuk şöyle dedi: "Her ikisi de insandaki hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa uğratır. Kuvvet ve savaşçılık yolu bu değildir. Türk milleti'ni yaşatmak istiyorsak ne bu talimlere ne de tapınaklara ülkemizde yer vermemeliyiz". Kaynağın (T'ang-shu) ilave ettiğine göre bu tavsiyelerdeki derin manâ Gök-Türk başkentinde iyi anlaşılmıştır. Bugün Batılı araştırıcılar tarafından Tonyukuk'a "Gök-Türk Bismarck'ı" denilmektedir.Tonyukuk öldükten sonra hatırasına Orhun'da Bayın-çokto mevkiinde bir kitabe dikilmiştir (herhalde 726-727'lerde). Yalnız Türklerden kalma bir millî tarih kaynağı olarak değil aynı zamanda Türk dili ve edebiyatının uzun ve kolayca okunabilen ilk abidesi olarak da kültür tarihinde mühim yer tutan bu kitabe metninin bizzat Tonyukuk tarafından kaleme alınmış olması ihtimali Aygucı Bilge Tonyukuk'a Türk edebiyatının adı ve şahsiyeti bilinen ilk siması olmak şerefini kazandırmaktadır.731 yılında da prens Kül Tegin öldü (27 Şubat 731). 47 yaşında idi. 7 yaşından beri ömrünü Türk milletinin yücelmesine hasreden cesareti savaşçılığı hem Türk hem Çin vesikalarında övülen Kül Tegin'in büyük kahramanlıklarından biri Gök-Türk başkenti 716'da Üç-oğuzlar tarafından basıldığı zaman görülmüştü. Bilge Kağan anlatıyor: "Anam hatun büyük analarım ablalarım gelinlerim prenseslerim cariye olacaktı ölenler yolda kalacaktı. Kül Tegin karargâhı vermedi... O olmasa idi hepiniz ölecektiniz..." Ölümü hakanlıkta büyük üzüntü doğuran kahraman hakkında kitabelerde şu samimî ifadeler yer almıştır (Bilge'nin ağzından): "..Küçük kardeşim Kül Tegin öldü görür gözüm görmez oldu bilir bilgim bilmez oldu... Zamanın takdiri tanrınındır. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır. Yaslandım gözden yaş gönülden feryat gelerek yanıp yakıldım... Milletimin gözü kaşı (ağlamaktan) fena olacak diye sakındım". Çin'de de aynı üzüntü duyulmuş imparator hususî elçi ile Ötüken'e baş sağlığı mektubu göndermiş Kül Tegin'in hatırasına dikilecek abidede Çince bir metnin de bulunmasını arzu etmişti. Bilge Kağan'ın isteği ile hazırlanan Kül Tegin kitabesinin Türkçe metnini Hakanın ve Kül Tegin'in "atı"sı (atabey'i) Yollıg Tegin yazmış ve 20 günde taşa kazdırmıştı. Gök-Türk tarihi kültürü ve Türk dil ve edebiyatı yönlerinden emsalsiz bir değer taşıyan bu kitabe ile birlikte Kül Tegin'in anıt-kabri ve içindeki nakış ve tasvirler tamamlanmış ve büyük cenaze töreni 1 Kasım 731 günü ("Koyun" yılının 9. ayının 27'si) yapılmıştır. Törene Gök-Türk halkı ve ileri gelenlerinden başka Çin K'i-tan Tatabı Tibet İran-Soğd Buhara Türgiş Kırgız vb devlet ve kavimler hususî heyetlerle katılmışlardır. İki büyük yardımcısını kaybeden Bilge'nin 734 yazında K'i-tan ve Tata-bılara karşı Töngkes dağında kazandığı zafer dışında bir faaliyeti görülmemektedir. 727 yılında Bilge hakanlık hükümet üyesi (Bakan) Mei-lu ç'o'yu Çin'e göndermiş ve imparator tarafından itina ile ağırlanan elçinin temasları neticesinde So-fang (Ling-çu'da) şehrinin Gök-Türklerle serbestçe ticaret yapılabilecek ortak pazaryeri olması için anlaşmaya varılmıştı. 734'de Çin'e gönderilen Türk elçisi Hakan'ın öteden beri üzerinde durduğu bir Çinli prenses ile evlenme talebini kabul etmiş olan imparatora teşekkür mektubunu götürüyordu. Fakat bu evlenme gerçekleşmedi çünkü Bilge yukarıda adı geçen Buyruk-çor tarafından zehirlendi. Ölünceye kadar başta bu nazır olmak üzere işbirlikçilerini bertaraf eden Bilge nihayet 25 Kasım 734'de öldü. 50 yaşında idi. 19 sene "Şad" ve 19 yıl kağan olmuş Çin kaynaklarında da belirtildiği üzere "Türk milletini çok sevmek" ile temayüz etmiş idi. Türk milletinin ebedîliğine olan inancını "Ey Türk milleti üstte gök yıkılmaz altta yer delinmezse devletini töreni kim bozabilir?" diye ifade eden ve doğuda Şantung ovasına güneyde Tokuz-ersin batıda Demir Kapıya kuzeyde Yır-bayırku sahasına kadar seferler yaptığını hatırlatan Bilge oğlu tarafından diktirilen kitabede şunları söylemektedir: "... Üstte Tanrı aşağıda yer buyurduğu için milletimi gözünün görmediği kulağının duymadığı ileri gün doğusuna geri gün batısına beri gün ortasına yukarı gece ortasına kadar götürdüm. Altının sarısını gümüşün beyazını ipeğin halisini atın aygırını kakımın siyahını sincabın gökünü milletime Türklerime kazandırdım". Bilge Kağan'ın ölümü Kül Tegin'in üzüntüsü içinde bulunan Türk halkını büsbütün yasa boğdu. Çin imparatoru da ülkesinde matem ilan ederek taziyetlerini bildirdi. Bilge için bir anıt-kabir inşasına ve bir kitabe dikilmesi hazırlığına başlandı. Metni yine Yollıg Tegin kaleme almış ve bir ay dört günde taşa işletmişti. Çin imparatorunun arzusu üzerine buraya da Çince bir kitabe ilave edildi (735). Bilge için cenaze töreni 22 Haziran 735'de ("domuz" yılının 5. ayının 272'si) yapıldı.Bilge'nin ölümü üzerine Gök-Türk hakanlığında çöküş belirtileri kendini gösterdi. Babasının yerine tahta Tengri Han İ-yan (veya Yi-Yan) geçti. 740 yılında Gök-Türk tahtında yine "Tengri Han" diye anılan bir kagan vardı ve bu Bilge'nin oğlu idi. Hakan çocuk denecek yaşta olduğu için idare annesi (Tonyukuk'un kızı) P'o-fu'nun elinde idi. Hatun devlete hakim olamadı hanedan üyeleri birbirine düştü ve huzursuzluk bütün yurda yayıldı. Durumdan faydalanan Basmıllar Karluklar ve Uygurlar birleştiler ve vaziyete hâkim olur olmaz Aşına ailesinden gelen Basmıl başbuğunu "kağan" ilan ettiler (742) ve Gök-Türk hakanı Ozmış'ı (Wu-su-mi-şi) sonra da onun küçük kardeşi son Gök-Türk hakanı Po-mei'yi öldürdüler. Bu arada müttefiklerin araları açıldı. Basmıl başbuğu (kağan) ortadan kaldırıldı ve Uygur ilteberi (Yabgu İlteber = Kieh-li tu-fa) kağan ilan edildi: Kutlug Bilge Kül (745). Ötüken'de Uygur Türk Devleti başlıyordu. Bununla beraber Gök-Türk çağının bazı aileleri hattâ Tonyukuk soyundan gelenler Uygur devletinde ve sonraki Moğollar devrinde bile ehemmiyetlerini muhafaza etmiş görünmektedirler.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#15 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Uygurlar (Uygur Devleti
Uygur İmparatorluğu)Ötüken Kansu ve Doğu Türkistan’da bir hâkanlık iki devlet kurmuş olan Türk boyu. Uygurların anayurtları Baykal Gölünün güneyindeki Orhun Selenga ve Tala nehirlerinin bulunduğu bölgedir. Bilinen tarihleri Büyük Hun İmparatorluğu ile başlar. Tabgaçlar (386-534) devrinden sonra beşinci yüzyılın ikinci yarısında beylik kurdular. Göktürkler'in ilk zamanlarında Selenga Nehri etrafında oturuyorlardı. Yedinci yüzyılın ilk çeyreğinde Sir-Tarduşların altı kabileden meydana gelen birliğine katıldılar. P’u-ku Tongra Bayırku ve Fu-lo-pu kabileleri de Uygurların etrafında toplanarak hep beraber Uygur adını benimsediler. Beyleri Erkin unvanını taşıyor ve elli bin muharip asker çıkarabiliyorlardı. Göktürklerin zayıflamasıyla kuvvetlendiler. Erkin yerine İl-teber unvanını kullanmaya başladılar. İl-teber T’u-mi-tu devrinde Tola havâlisini alıp güneyde Hoang-ho’ya kadar akınlar tertip ettiler. Uygurlar akınları neticesinde 646’da Çin İmparatoru tarafından da tanındılar. İl-teber T’u-mi-tu kendini kağan ilan etti. Uygurlar’ı Göktürkler tarzında teşkilâtlandırdı. T’u-mi-tu 648’de Çin’in entrikalarıyla öldürülünce yerine oğlu P’o-jon geçti. P’o-jon Çinlilerin on-okların başına kukla kağan yaptığı Ho-lu’yu mağlup ederek 656’da Taşkent yakınlarına kadar ilerledi. Uygurlar Göktürklü Kapagan Kağan (693-716) zamanında Göktürklere bağlandı. Bilâhare Uygurlar Göktürklerin iç mücadelesinden faydalanarak toplandılar. Göktürk Devletini yıktılar. 745’te Ötüken merkez olmak üzere Uygur Hakanlığını kurdular. Dokuz-Uygur Uruğu’ndan birlik haline geldiler. Uruklar Çince kaynaklarda şöyle geçer; Yaglakar (Yaglakır) Hu-tuko (Uturkar) Hu (Kürebir) Mo-ko-sik-i (Bagasıgır) A-vu-çö (Ebirceg) ko-sa (Hazar) Hu-vu-su (Khifuzu) Yo-vu-ku (Yagmurkar) Hi-ye-vu (Ayabire). Bu uruklardan kurulu Uygur kabilesinin idaresi altındaki Dokuz-Oğuz birliği de; D’u-ku (Buku) Hun (Qun) Pa-ye-ku (Bayırku) T’ung-lu (Tongra) Sse-kie (Sıkar) K’i-pi A-pu-sse Ku-lun-vu-ku A-tie (Ediz)'dir. Dokuz Uruk’dan meydana gelen Uygur boyu Dokuz-Oğuz boyunun ilâvesiyle boy sayısı ona yükselerek On-Uygur diye anılan birlik meydana geldi. Basmıl ve Karluk boylarının katılmasıyla birlik sayısı onbire yükseldi. Uygur Hakanlığı her boyun başına birer bey olmak üzere on bir vali tarafından idare edilmekteydi. Uygur Hakanı Kutlug Bilge Kül Orhun kıyısında Ordu-balık şehrini kurup burayı merkez yaptı. Kutlug Bilge Kül 747’de ölünce yerine oğlu Moyen-çor (Bayan-çor Bilge Kağan) Uygur Kağanı oldu. Moyen-çor (747-759) kuzeyde Kırgızlar batıda Karluklar ve onlara yardım eden Türgişler ve Basmıllar ayrıca Sekiz-Oğuz Dokuz-Tatar ve Çikler ile muharebe edip bunları kendine bağladı. Hakimiyetini Yenisey kaynakları Çu-Talas havalisi İç-Asya ve Kerulen’e kadar genişletti. Oğullarını buralara Yabgu Şad unvanıyla tayin etti. Moyen-çor Çin üzerinde de çok tesirli oldu. Moyen-çor’a bağlı Karluklar Çinlilerle İslâm dînini tebliğ için bölgeye gelen Müslümanlar arasında yapılan Talas Meydan Muharebesi'nde (751) İslâm ordusu tarafını tuttu. Talas Meydan Muharebesinde Çinliler ağır mağlubiyete uğradı. Tarım Havzası Uygurlara geçti. Çinliler Orta Asya’dan çekildi. Çin’de büyük hâdiseler oldu. Annesi Türk olan An-lu-şan adlı bir kumandan 200.000 kişilik bir kuvvetle Çin’in merkezî şehirlerinden Lo-yang’ı 756’da Ç’ang-an’ı 757’de zaptetti. An-lu-şan kendisini imparator ilan etti. Çinliler bu hâdiseler üzerine Uygurlardan yardım istemek zorunda kaldı. Moyen-çor Uygurları yardıma çağıran T’ang İmparatoru Su-tsung’u destekledi. 757’de Lo-yang’ı ve diğer merkezî şehirleri geri aldı. Çin yılda 20.000 ton ipek vermeyi taahhüt etti. Uygur Hakanı İmparatorun kızıyla evlendi. Moyen-çor (Bilge Kağan) 759’da ölünce yerine Bögü Kağan (Alp Külüg Bilge Kağan) geçti. Bögü Kağan Çin’e hakim olmak niyetindeydi. Uygur Ordusu 762’de Çin’e sefere çıktı. Uygurların gelmesiyle Çin’deki iç mücadele sona erip birlik oldular. Uygur ileri harekâtı durdu. Fakat Çin’de Uygur nüfusu ve tesiri arttı. Çin’in merkez ve şehirlerinde pek çok Uygur serbestçe ticaret yapıyor istedikleri kadar ipekli kumaş alıp satıyorlardı. Bögü Kağan Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin’i korumak üzere Töles asıllı Çin kumandanı P’u-ku Huai-en’in davetiyle 762’de Lo-yang Seferini yaptı. Lo-yang Seferi Tibetlilerden Çin’i kurtardıysa da Türk kültürünün aleyhine oldu. Bögü Kağan Ötüken’e dönerken Mani dînini Türkler arasında yaymak için dört rahibi de beraberinde getirdi. Bögü Kağan Manihaizm'i kabul edince bu bozuk din Uygurlar ülkesinde resmî bir mahiyet kazandı. Manihaizm hayvanî gıdâlarla beslenmeyi yasakladığından disiplinli ve cesur bir kavim olan Uygurların muhariplik (savaşçılık) vasfını zayıflattı. Bögü Kağan Kırgızlar üzerinde de zafer kazandı. Çin’e sefer etmek isterken buna karşı çıkan akrabası Nazır Tang Bağa Tarkan tarafından 779’da öldürüldü. Tang Bağa Tarkan Alp Kutlug Bilge Kağan unvanıyla Uygur Hakanı oldu. Alp Kutlug Bilge Kağan (779-789) cesareti iyi idaresi ve yapmış olduğu kanunlarıyla tanınır. Kırgızları tekrar mağlup etti. Çinli bir prensesle evlenince Uygur tüccarlarının Çin’de tahakkümlerinden doğan anlaşmazlıklar ortadan kalktı. 789’da ölmesiyle yerine Külüg Bilge Kağan (789-790) ve sonra bunun oğlu Kutlug Böge (790-795) hakan oldular. Uygurlar iktisadî ve kültürel menfaatleri sebebiyle Çin’i eskiden beri taarruzlardan koruyorlardı. Tibetlilerin tekrar Çin’e tecavüz etmeleriyle yine kuvvet yardımı gönderildiyse de başarılı olmadı. Kutlug Bilge Kağan bu başarısızlık üzerine 795’te öldürüldü yerine Alp Kutlug geçti. Alp Kutlug Bilge Kağan (795-805) sevilen bir kumandan ve idare adamıydı. Külüg Bilge Kağan (805-808) zamanında huzur devri açıldı. İktisadî hayat gelişti. İç-Asya’nın önemli ticaret şehirlerine nüfuz edildi. Alp Bilge Kağan’dan (808-821) sonra hakan olan Küçlüg Bilge Kağan (821-833); Karabalasagun Kitabesini 826’da diktirdi. Küçlüg Bilge Kağan zamanında Türkistan’ın doğusuna inmek isteyen Tibetliler durduruldu. Karlukların başına yeni bir Yabgu tayin edilip Soğd bölgesine kadar ticarî münasebetler geliştirildi. Fakat Uygur ülkesinde huzursuzluk da başladı hakan öldürüldü. Küçlüg Bilge Kağan’dan sonra yerine geçen Alp Külüg Bilge Kağan (833-839) da nazırının tahrik ettiği isyanda öldürüldü. Uygurlar millî vasıflarına ters düşen Manihaizm tesiriyle gittikçe gevşeyince; Yenisey bölgesinde olup Orhun bölgesini de kontrol altında tutan Kırgızların taarruzuna dayanamadılar. Kırgızlar kalabalık kuvvetleriyle 840’ta Uygur topraklarına girdiler. Uygur başşehri Ötüken’i zaptedip son hakanı öldürdüler. Ötüken’de devletleri yıkılan Uygurlar büyük topluluklar hâlinde yurtlarını terk ettiler. Karluk ülkesine Çin hududuna ve daha kesif olarak da zengin ticaret merkezlerinin bulunduğu İç-Asya’da Beş-balık Turfan Kuça sahasına göçtüler. Uygurların Ötüken’den göçleri Hakan ailesine mensup Vu-hi Tegin ve Ngo-nic Tegin adlı iki kardeş tarafından idare edildi. Göçten sonra Uygur tarihinin ikinci safhası başladı. Göçü idare eden kardeşlerden Vu-hi Tegin (841-846) kağan seçildi. Uygurlar Kırgız ve Çin taarruzlarına maruz kalıp çok zarar gördüler. Bir kısmı Çin’in tâbiiyetine girip Kan-Çou Uygur Devleti'ni kurdular. Bir kısmı da eski yurtlarına dönüp Doğu Türkistan (Turfan) Uygur Devleti'ni kurdular. Fakat bu iki devlet de Bozkır Türk Devletinden farklı vasıflar taşıyorlardı. Hakimiyetlerini genişletme idealleri yoktu. Büyük siyasî mücadelelere girmekten sakındılar. Başta Çin hükümetleri olmak üzere komşularıyla dostluk ve ticarî münasebetlerini devam ettirdiler.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#16 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Avarlar (Avar İmparatorluğu)
Orta Avrupa'da Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında eski Hun Sabar kalıntıları ve Ogurlar (Bulgarlar) gibi Türk kütlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak çeşitli Germen ve özellikle kalabalık İslav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar (558-805) Avrupa siyasetine yön veren Avarların kimliği meselesi tarihçi ve dilcileri hayli uğraştıran başlıca konulardan biri olmuştur. Hâlâ da uzmanların fikir birliği haline geldikleri bir sonuç ortaya çıkmıştır denemez ise de Avrupa Avar Hakanlığı kurucularının Türklüğü araştırmalar ilerledikçe daha da kesinlik kazanmaktadır.Vaktiyle Moğolistan'daki Juan-Juan devleti (4. yy. başları- 552/555) Göktürkler tarafından yıkıldıktan sonra tahminen 20 bin kişilik bir kütlenin batıya doğru göçtüğüne dair Bizans tarihçisi Th. Simokattes'deki (7. yy. 2. çeyreği) bir haber 558'de Bizans'ın doğu sınırlarından elçi göndererek kendilerine yardım ve yerleşecek arazi verilmesini rica eden kütle ile Orta Asya'dan batıya yöneldikleri daha sonra da Avrupa içlerine ilerledikleri söylenen bu grup arasında bir bağlantı kurulmasına yol açmış ve Juan-Juanların umumiyetle ve hatalı olarak "Avar" ve çok defa "Asya Avarları" diye anılması bu bağlantı fikrini kuvvetlendirmiş diğer taraftan Juan-Juanlar Moğol kabul edildiklerinden Avrupa Avarlarının da aynı soya mensup bulunması tabiî sayılmaya başlanmıştır ki geçen asır sonlarında Moğolistan'da Avrupa Avarlarını hatırlatan Var-guni (Bar-guni) adlı bir kabilenin yaşadığının tespit edilmesine ilaveten Macaristan'da Avar çağına ait mezarlardan çıkarılan insan iskeletlerinin çoğunlukla Mongoloid bulunduğunun beyanı ve üstelik Avar hakanının adı olan Bayan'ın Moğolca bir kelime olduğu iddiası bu kanaati perçinlemiş gibidir.Burada durumu kısaca aydınlatabilmek için şu üç hususun belirtilmesi faydalı olacaktır.a) Bizans tarihçisi Priskos (5. yy. ortaları) daha Orta Asya'da Juan-Juan hakimiyetinin çökmesinden 100 sene önce (461-465 hadiseleri) Batı Sibirya bölgesinde "Avar" kavminden bahsetmiştir. Diğer bir kaynak (Zakharias Rhetor 550 sıraları) da yine Moğolistan hadiselerinden önce batıda bir "Abar" topluluğunu zikretmektedir. Bunlara ilaveten eski Grek coğrafyacısı Strabon'un (M. 1. yy) eserinde "Abar-noi"lerin bahis konusu edildiği hatta çok daha eski tarihlerde Grek efsaneleri ile karışık olarak "Abaris" adının geçtiği bildirilmektedir.b) Bu kayıtlara göre bahis konusu Avarların (Abar) M. S. 555'te tamamen yıkılan Moğolistan Juan-Juanları ile bir ilgisi olmayacağı açıktır.c) Esasen dikkate değer ki Bizans tarihçisi Th. Simokattes (7. yy. 2. çeyreği) Avarlar hakkında "Hakikî Avar" ve "Sahte Avar" diye bir ayırım yapmıştır. Bu kayıt üzerindeki incelemelerde varılan sonuçlara göre "Sahte Avar" denilen kütle aslında Batı Türkistan-Kuzey Kafkasya arası ve Don-İtil (Volga) nehirleri dolaylarındaki Ogur boylarına komşu olarak yaşayan ve Bizans kaynaklarında (Menandros 6.yy. sonları) "Avar" adı ile anılan Warkhonlardır ki (yani Var ve Hun: Simokattes'te) Göktürkler Hunlar gibi Y'li Türk lehçesi konuşan bu iki Türk grubu önce 350 yılını takiben bağlı oldukları Juan-Juan idaresini terk edip batıya yönelerek Türkistan-Afganistan-Kuzey Hindistan'da Ak Hun (Eftalit) Devleti'nin kuruluşuna katılan sonra da Juan-Juanların 458-459 yılında Tabgaç orduları karşısındaki yenilgileri üzerine yine Moğolistan'daki yabancı hakimiyetinden koparak Hazar-Aral kuzeyi sahasına gelen War (Var) ve Hun adlı Türk kabileler birliği idiler ve yaptıkları işe uygun olarak batıda topluca Apar (Abar Avar) diye anılmışlardır.Demek ki Avrupa Avar hakanlığının kurucularını ve hakim zümresini Asya içlerinden gelen ve güney Rusya düzlüklerinde karşılaştıkları Ogur boyları ile birlikte aralarında Göktürklerin siyasî genişlemesi dolayısıyla baskı altında kalarak batıya çekilen bazı Moğol ve Alan gibi İranlı yabancı unsurların da bulunduğu kalabalık Türk kütleleri teşkil ediyordu.Esasen Avar hakanlığında mevcudiyeti anlaşılan bazı Türk idarî makamlar yine Türkçe deyimlerle anıldığı gibi (Tudun Yugruş Tarhan Boyar Ban vs. unvanları) adları tarihe geçmiş Avar devlet adamları şüphesiz Türk menşeli idiler; ünlü hakan Bayan'ın adı da Türkçe bir kelimedir. Avar çağı mezarlarındaki iskeletlerde Mongoloid tipin fazlasıyla baskın olduğu beyanı da inandırıcı olmaktan uzak görünmektedir. Zira Avar imparatorluğu nüfuz sahasına giren bölgelerde (Macaristan Arnavutluk Hırvatistan Çekoslovakya Avusturya güney Almanya) 1970'lere kadar yapılan Avar çağı ile ilgili arkeolojik kazılarda çıkarılan insan iskeletlerinde Germen İslav İranlı Fin-Ugor gibi türlü tipler arasında Türk tipinin de (braki-sefal) dikkati çekecek ölçüde olduğu hatta bazı buluntu yerlerinde aslî Türk soyunu temsil eden "Andronovo tipi"ne bile % 10-15 gibi oldukça yüksek bir nispette rastlandığı tespit edilmiştir.558 yılında Sabar hakimiyetini yıkıp Kafkaslar'a doğru ilerleyerek İranlı Alanlar ve Ogur boylarını tabiiyete aldıktan sonra Bizans'a elçi gönderen Avarlar yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arazi istediler. O sıralarda bir yandan Balkanlar'da Dalmaçya'da geniş çapta fetihler ile bir yandan da Trakya'yı ansızın istilaya girişen Ogurlara karşı mücadelelerle meşgul olan imparator Justinianos vergiyi reddetmemekle beraber ülkesine bir Avar akınını durdurmak maksadıyla aşağı Tuna havzasında başta Antlar olmak üzere kalabalık Slav kütlelerinden bir set kurmağa çalıştı. Fakat 562'de bu engeli kolayca parçalayan Avarlar Aşağı Tuna'yı işgal ederek Bizans ile sınırdaş oldular ve Avrupa içlerine kadar akınlara başladılar. İmparator Justinianos'un (565-578) vergiyi ödemede tereddüt göstermesi dolayısıyla de 565'lerden itibaren Hakan Bayan'ın idaresinde Bizans'ı baskı altına alarak orta Karpatlar'a girdiler; Tuna'nın batısındaki Germen kavimlerinden Longobardlarla anlaşarak Doğu Macaristan'daki Gepidleri hakimiyetlerine aldılar ve 568'de Longobardların Kuzey İtalya'ya göçmeleri üzerine de bugünkü Macaristan'ı tamamıyla işgal ettiler. Böylece Avarlar Orta Avrupa'da büyük bir devlet kurmuş oluyorlardı. Bundan sonra batıda Frank kıralı Siegebert'i mağlup ederlerken 582'lerde güneyde Singidunum (Belgrad) ve Sirmium (Eszek) gibi mühim Bizans sınır şehir-kalelerini ele geçirmişlerdi. Yukarıdaki fetihleri yapan büyük teşkilatçı Bayan Hakan'ın 592 yılında İstanbul'a yürümek maksadı ile Çorlu'ya kadar gelerek Bizans başkentinde korku uyandırdığı tarihte Don nehrinden Galia'ya Kuzey İslav bölgelerinden İtalya'ya kadar her taraf Avar askerî faaliyet sahası haline gelmişti.Asıl çekirdeğini Türk unsur teşkil etmekle birlikte çeşitli İslav ve Germen kabilelerinden toplanan kalabalık yardımcı kıtaların desteklediği ordusu ile bilhassa başlıca pazar şehirlerini ve ticaret yollarını daima elde ve emniyet içinde tutmağa gayret ettiği anlaşılan Avar hakanlığının Avrupa'da 200 yıl kadar süren hakimiyeti devrinde mühim askerî teşebbüsleri İstanbul kuşatmalarıdır. Sasanîlerle anlaşarak yapılan ve İmparator Herakleios'a (610-641) başkenti terk edip Kartaca'ya gitmeyi düşündürecek kadar baskılı olan ilk muhasaradan (617 veya 619) sonra ikinci harekât yine Sasanî İmparatorluğu ile ortaklaşa gerçekleştirilmişti (626). İran-Bizans savaşlarının şiddet kazandığı ve Şehinşah Husrev II'nin (590-628) bütün el-Cezire Filistin ve Suriye'yi ele geçirdiği bu yıllarda Doğu Karadeniz sahillerinde bulunan imparator Herakleios Hazar Türklerinden askeri yardım sağlamak üzere Tiflis'e giderken Şahvaraz kumandasındaki İran ordusu bütün Anadolu'yu geçerek Boğaziçi'ne ulaştığı zaman Bulgar kuvvetleri ile takviyeli Avar ordusu da Balkanlar'ı ve Trakya'yı aşarak İstanbul surları önüne gelmiş bulunuyordu. Gerçek kuşatma Avar ordusu tarafından yapılmakta idi (626 Temmuz-Ağustos). Patrik Sergios ile Patricius Bonos tarafından müdafaa edilen başkentte büyük heyecan uyandıran bu harekât tarihî hatıralar bırakmıştır. Bizans'ta kurtuluşu anmak üzere "bayram" ilan edilen gün ("Büyük Perhiz'in beşinci haftasındaki Cumartesi günü) kiliselerde ayinler şeklinde yüzyıllarca devam etmiş ve "Akathistos" ilahisinin bu Avar kuşatması ile ilgili olduğu anlaşılmıştır. Kuşatma donanmasızlık yüzünden başarıya ulaşmamış ve Avar ordusunun sonuç alamadan müşkül şartlar altında çekilmek zorunda kalması hakanlığın nüfuz ve itibarını kaybederek zayıflamasına yol açmıştır.Yardımcı kuvvetler dağılmış ve bilhassa hakanın 630'da ölümünden sonra tâbi kütleler Bizans'ın da teşvik ve desteği ile baş kaldırmış uzun mücadeleler neticesinde Balkanlar Bulgarlara geçmek üzere elden çıkmış Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Slav kabilelerine Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terkedilmiştir. Bu suretle bir hasım devletler çemberi içine alınan ve iktisadî imkânlarını kaybeden Avar hakanlığı 8. asır boyunca gittikçe kuvvetten düştü ve 791'den itibaren 15 yıl aralıksız devam eden ve amansız bir din muharebesi yapan Frank İmparatorluğunun (Karolus Magnus=Şarlman zamanı: 768-814) hücumları (Orta Macaristan'daki Avar başkent müstahkem mevkii 796'da Pepin tarafından zaptedilmişti) sonunda tamamen ortadan kalktı (805). Parçalanan Avar grupları Doğu Macaristan ve Balkanlar'a dağıldı kısa zamanda Hıristiyanlaşarak yerli kalabalık içinde eridi.Bununla beraber Avar tesiri Avrupa'da devamlı olmuş görünmektedir. Hırvatların en büyük askerî-idarî unvanlarından olan "Ban" (Göktürkçe Baga Avar dilinde Bagan; Ayrıca Bulgarlarda Macarlarda mevcut) Boyar ve Yugruş gibi Yunanistan'da Navarino (=Pylos aslı Avarino) ve Arnavutluk'ta Antivari (=Bar eskiden Civitas Avarorum) şehirlerinin adları da onların hatıralarından izlerdir. Ayrıca Macaristan'da ortaya çıkarılan Avar çağı arkeolojik eserleri (dökme aletler ve üzerlerinde hayvan mücadele tasvirleri ve grifonlar bulunan at koşum takımları) Orta Asya'da gelişen Türk sanatının (hayvan üslubu) Avrupa'daki örnekleri kabul edilmekte ve bu üslubun izleri Merovingler devrinde Fransa'da da görülmektedir. Arnavutluk'taki Prostovats altın hazinesi Avar'lara ait olduğu gibi; arkeolojik araştırmalar Avar Türk sanatının Germen ve İslav sanatları üzerindeki tesirini ortaya koymuştur. Orta Macaristan'ın Nagy Szent Miklos mevkiinde 1799'da ele geçmiş olup hangi Türk kavmine ait bulunduğu hala münakaşa edilen üzerleri Türkçe yazı kitabeli 23 parça altın kaptan müteşekkil ünlü hazinenin Avar çağından kaldığı da ileri sürülmüştür.Sonuç olarak; Avarlar’ın Avrupa’daki iki yüzyıldan fazla süren hakimiyeti Avrupa tarihi bakımından bir kaç cihetle mühimdir; evvelâ ilk defa olmak üzere Slav kavimleri Türk hâkimiyetinde uzun bir zaman yaşamışlar Türk devlet ve askerî teşkilatının tesiriyle bunlar “kabile” hayatı basamağından devlet teşkilatı basamağına çıkmak imkânını bulmuşlardır. Saniyen [ikinci olarak] Türklerle muhtelif German (Frank) zümreleri arasında karışma artmıştır; bu münasebet ekseriyetle karşılıklı mücadeleden ibaret olmakla beraber her iki kavim komşu olmak sıfatıyla herhangi bir şekilde “modus vivendi” [hayat tarzı çelişen menfaatler arasında bulunan ortak nokta] bulmak mecburiyetinde idiler.Avar hakanlığının özellikle Slav kavimleri üzerinde büyük tesiri olduğu anlaşılıyor. Balkanlar’da ilk Slav unsurlarının esaslı bir şekilde yerleşmelerinin Avarlar tarafından alınan tedbirlerin bir neticesi olduğu malûmdur. Bu Türk kavminin güney ve doğu Slavlarını uzun bir zaman hâkimiyetleri altında bulundurduklarını ve bir çok Slav kabilelerinin Avarlar tarafından müthiş hezimete uğratıldıklarını gösteren emareler mevcuttur. 4. yüzyıla kadar Germen Gotların daha sonra Hun İmparatorluğuna bağlı olarak Türklerin hakimiyetine giren Slav toplulukların tarihi o zamandan itibaren aşağı yukarı "Türk tarihinin bir parçası" durumuna girmiştir. Kalabalık İslav kütlelerinin çeşitli Doğu Avrupa bölgelerine ve Balkanlar'a dağılması hadisesi daha çok Avarlar devrinde vukua gelmiş ve bu büyük ölçüdeki göçler Avar Hakanlığınca ihtiyaç duyulan toprak mahsullerini elde etmek için onlara tarım işleri aynı zamanda sınır bekçiliği yaptırmak maksadı ile Avar idaresi tarafından hazırlanmış ve tatbik edilmiştir. Bu suretle türlü İslav kabileleri bugünkü Çekoslovakya'ya [Çek Cumhuriyeti Slovakya] Elbe nehri boyuna Dalmaçya kıyılarına Balkanlar'a sevk edilmişlerdir. 750 sıralarında Atina çevresinde "Avar" denilen Slavlardan bahsedilmekte aynı devirlerde Hırvatları Adriyatik sahiline götüren başbuğların şu adları sıralanmaktadır: Kilik Lobel (Alp-el?) Kösenci (Koşuncu) Buga Tugay. Pannonia (Batı Macaristan) ve Morva İslavlarının başında İslavlaşmış Avar beylerinin bulunduğu ileri sürülmekte diğer taraftan Germen kabilelerinin Çek memleketindeki yurtlarından ayrılmalarının savaş kabiliyetleri pek zayıf olan İslavlar yüzünden değil Avar başbuğlarının baskısı sonucu vukua geldiği ve bu hadisenin Doğu Almanya'da meydana çıkan Avar sanatı ile ilgili eserlerde de doğrulandığı bildirilmektedir. Böylece 584'de piskopos Suriyeli Johannes'in ifadesi ile "Eskiden ormanlardan dışarı çıkmağa cesaret edemezken Avarlar sayesinde savaşa alışan ve altın gümüş at sürüsü sahibi olan Slavların sistemli göçürülmeleri yolu ile günümüz Orta ve Doğu Avrupa etnik haritasının Avar hakanlığı tarafından çizildiği anlaşılmaktadır. Bugün Kafkaslar'da yaşayan Avar zümresinin de onların torunları olduğu kabul edilir.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#17 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Hazar İmparatorluğu (Hazarlar)
Hazarlar İdil kıyıları ve Kırım yarımadası arasında imparatorluk kuran bir Türk boyudur (468-965).Önceleri Hazarların kaynakları ve hangi soydan geldikleri kesin olarak bilinmiyordu. Bu konuda değişik görüşler ileri sürülüyordu. Daha sonra incelenen Musevî Bizans ve Arap kaynaklarına göre Hazar ülkesinde yaşayan halkın büyük çoğunluğunun Uygur Hazar Bulgar Sabir ve Peçenek gibi Türk boyları olduğu açıklandı.Hazarların Batı Hun Devleti'nin yıkıntıları üzerinde devlet kurdukları (468) Göktürk İmparatorluğu'nun batı kolu olarak gelişme gösterdikleri Göktürkler ile eş kaynaktan geldikleri anlaşıldı. Türk adını almaları da bu yüzdendir.Hazarlar Sasanîlerle sık sık savaşırlardı. Bizans'la aralarında daha çok barışa dayanan bağlantılar vardı. 627 yılında yapılan Bizans-İran savaşında Hazarlar Sasanîler'e karşı Bizans'ı tuttular. VII. yüzyıl sonlarına doğru Arran Hıristiyanlarının Hazarlar üzerindeki dinî baskıları arttı. Yavaş yavaş eski dinleri olan Şamanlığı bıraktılar. İslâmın doğuşundan sonra hızla gelişen Arap saldırıları kısa bir süre içinde Âzerbaycan'a yayıldı. İstanbul'u kuşatan Emevî ordularına karşı Bizans; Hazar ve Bulgar Türklerinden yardım istedi (718). Bizans'ın yardımına koşan Hazarlar Arapların tepkisini üzerlerine çektiler. Bu yüzden bu bölgeyi ele geçiren Araplar 721-723 yıllarında Hazar topraklarına saldırdılar başkent Belencer'i aldılar. Bunun üzerine Hazar hanı İdil ırmağı kıyısındaki Akkale ilini başkent edindi. Daha sonra Mervan bin Muhammed bir ordu ile Belencer'e kadar geldi şehri yaktı. Derbend'e Arap birlikleri yerleşti. Araplar bu saldırıların bir süre ardını bırakmadı. 737 yılında gene Mervan bin Muhammed yüz elli bin kişilik büyük bir ordu ile Etil şehri üzerine yürüdü. Oldukça korkulu yollardan derin vadilerden geçen Mervan bu ordu ile Kür nehri kıyısındaki Kasak şehrinden Hazarların Dağıstan'daki büyük ili olan Semender üzerine yürüdü. Orduyu biri Derbend biri de Daryal geçidi olmak üzere iki ayrı yoldan geçirerek birdenbire Hazarlara saldırdı. Hazarlar bu beklenmedik saldırı karşısında pek tutunamadılar. Mervan bin Muhammed ordusunu kolayca Etil'e gönderdi şehri kuşattı. Hazar hakanı İdil nehrinin öteki kıyısına geçerek tarhanlardan kurulu 40 000 kişilik bir ordu ile Arapların nehri aşmalarını önlemek istedi. Mervan bu çarpışma sonunda 20 000 aileyi esir alarak Derbend taraflarına sürdü. Anberi adlı kumandanın yönetimi altına verdiği 40 000 kişilik seçme Arap ordusunu da tulumlara bindirerek nehrin doğu yakasına geçirdikten sonra Hazar Tarhanının ordusunu dağıttı Tarhanı öldürttü. Bunun üzerine Hazar hakanı barış istemek ve antlaşma imzalamak zorunda kaldı. Mervan bin Muhammed Hazar hakanına Etil'e dönme izni verdi. Ayrıca İslâm dinini Hazarlar arasında yaymak amacıyla Sabit el-Esadî ve Abdurrahman Hulânû adlı iki Arap hukukçusunu Hazar hakanının yanında bıraktı. Araplar karşısında başarısızlığa uğrayan Hazarlar VII. ve VIII. yüzyıllarda Avrupa ve Bizans ülkelerinde durumlarını korudular. Kırım ve Azak ülkelerinde daha da güçlendiler. Kırım Gotları bu yüzyıllarda Hazarlara bağlıydılar. Başlarında Hazar hakanı tarafından tayin edilen bir vali bulunurdu. Bu genel valilere Göktürk ve Hazar devletlerinin öteki bölgelerinde olduğu gibi Kırım'da da tuyun adı veriliyordu. Gotlar kendi içlerinde bağımsızdı. Daha sonraki yıllarda Hazarlar yavaş yavaş Gotların bağımsızlıklarına son verdiler (787). Bu arada Hazarlar Don ırmağı üzerinde bozkır kavimlerinin saldırılarını önlemek amacıyla Sarhil adını verdikleri bir kale yaptılar. Ukrayna'nın başkenti olan Kiev'de Hazar hakanına bağlı üç kardeş tarafından yaptırılmıştı.Bu ağır yenilgiden sonra Hazarlarla Araplar arasındaki gerginlik arttı. Ast Tarkan kumandasındaki 100 000 kişilik bir Hazar ordusu Kafkas dağlarından hızla güneye indi. Daha önce Arapların saldırısına uğrayan Ermeniye ve Âzerbaycan'a girdi (765). Bütün şehirleri yağma etti. 100 000 Müslümanı esir alarak götürdü. Bununla Hazar kumandanı otuz yıl önceki ağır yenilginin öcünü aldı. Güneyde Araplara yenilen Hazarlar batıda özellikle Avrupa devletleri karşısında önemli bir varlık olarak kaldılar. 787 yılında Gotların Kırım'daki kalelerini alarak oradaki hakimiyetlerine son verdiler. Araplar gibi Bizanslılar da Hazarlarla birtakım akrabalıklar kurma yoluna gittiler. İmparator II. Justinianus Hazar hakanının kızkardeşiyle; İmparator V. Konstantinos bir Hazar prensesiyle evlendi. Halife Harun Reşid zamanında Hazar hakanı ve yakınları Musevî dinine girdiler. Hazar İmparatorluğu bir yandan Norman-Rus bir yandan Selçuklu ve Kıpçak saldırıları sonucu sarsıldı. Gittikçe kuvvetlenen Ruslar Kiev'i Hazarların elinden aldılar (866). Bu olaydan sonra Rusların Hazar topraklarına yaptıkları akınlar sıklaştı. 965 yılında Svyatoslav kumandasındaki bir Rus ordusu bütün Hazar şehirlerini yakıp yıktı. Dağılan Hazar halkı bazı adalara sığınmak zorunda kaldı. Hazarlar bir süre sonra Azak ve Kırım'da küçük prenslikler kurarak yaşamaya başladılar. Bizans'ın yardımıyla Ruslar buraları da kendi topraklarına kattılar (1016). Aynı yıllarda Aşağı İdil ve Terek'teki Hazar devletleri de Oğuz (Selçuklular) ve Kıpçakların saldırıları sonunda ortadan kalktı. Geniş bir alana yayılan Hazarlar; Kıpçaklar Peçenekler Oğuzlar gibi yeni Türk boylarına karıştılar. Altınordu hakanı Sürbidey Noyan Etil şehrinde bağımsız yaşayan Hazarların hakimiyetine son verdi (1299) şehrin yakınlarında Altınordu Devleti'ninin başkenti olan Saray'ı kurdu. Hazar kağanları sırasıyla şunlardır: Bulan (620-?); Ubaca; Hızkiya; Menaşe I; Hanuka; İshak; Sabulon; Menaşe II; Nisi; Harun I; Menahem; Benyamin; Harun II (?-931); Yusuf (931-965).Medeniyet Bazı kaynaklara göre Göktürk bazı kaynaklara göre Rus veya İbranî yazısı kullandıkları söylenen Hazarlardan günümüze kadar ancak iki adet yazılı belge kaldı. Bunlardan birisi Hazar hakanı Yusuf bin Harun tarafından Endülüslü Musevî devlet ve bilim adamı Hasday bin İshak bin Şaprût'a gönderilen mektuptur (960). Öteki ise bilinmeyen Hazarlı bir Musevî tarafından hakan Yusuf zamanında (931-965) yazılan bir mektubun Mısır'da Keniset-el-Şâmi'de bulunan parçalarıdır. Birinci mektupta hakan Yusuf şeceresini saymakta Musevî dinine girmekle ilgili bilgiler vermektedir. Mektupta ayrıca Hazar ülkesinde yaşayan boyları bunların yaşayış tarzını anlatan cümleler vardır. Mektuptan anlaşıldığına göre Hazarlar yarı göçebe yarı şehir hayatı yaşarlardı. Nitekim bu bilgileri bazı Arap kaynakları da doğrular. Genellikle yazın çadırlarda kışın şehirlerde oturuyorlardı. En ünlü şehirleri Etil Saksın Belencer Sarkil ve Semender'di. Başkent Etil'in İdil ırmağı kıyısında kurulduğu sanılır. Şehrin batı kesimine Etil (Sarığşın da denir) doğu kısmına Hazarân (Hanbalığ da denir) deniliyordu. Irmağın ortasında şehrin iki yakasına dubalı köprülerle bağlı bir ada vardı. Şehrin batı bölümü doğu bölümüne göre daha genişti. Burada hakanın tuğladan yapılmış sarayı vardı. Şehrin uzunluğu 25 km idi ve dört kapılı bir surla çevrilmişti. Şehir dağınıktı. Evler Türklerin derme evleri (hargâh büyük çadır da denir) denen ağaçtan yapılmış ve üstleri keçe ile örtülü türdendi. Onlar bu evlere odâde adını veriyorlardı. Pek azı kerpiçten yapılırdı. Hakandan başka hiç kimse tuğla ev yapamazdı. Şehirde ayrıca çarşı ve hamamlar vardı. Sarkil şehrinde yapılan son kazılardan şehrin dikdörtgen biçimli; ev yapımında kullanılan tuğlaların Asya kaynaklı olduğu anlaşıldı.Hazar hakanları savaşlarda odâde denilen çadırlı bir arabaya binerlerdi. Arabanın her tarafı halılarla döşenir üzerinde sırmalarla örtülü bir kubbe yükselirdi. Kubbenin üstünde altından yapılmış bir armut bulunurdu. Gelinlerin çeyiz arabaları da hakanın savaş arabasını andırırdı. Bu arabaların on tanesinin kapıları altın ve gümüş levhalarla kaplı olurdu. Arkadan gelen 20 araba ile her türlü çeyiz eşyası altın ve gümüş kaplar taşınırdı. Hazarlar ölülerini suya atarlardı. Bazı söylentilere göre sonraları ölüleri yakmağa başladılar. Bir hakan öldüğünde her birinde birer kabir bulunan 20 odalı bir ev yapılırdı. Kabirler ufalanmış taş tozu ile döşenir içine kireç veya mine konulurdu. Gömme işi bittikten sonra hakanı gömenler de öldürülerek öteki odalara gömülürlerdi. Bu iş hakanın hangi odaya gömüldüğünün bilinmemesi için yapılırdı. Bu geleneğin Hunlar'da da sürdürüldüğünü gösteren belgeler vardır. Hakanın kabir odası baştan başa altınla işlenmiş kumaşla örtülür; bütün işler bittikten sonra suyun altında kalacak şekilde nehrin suyu kabir eve boşaltılır ve yapı iyice su altında kalır; böylelikle artık hakanın cesedine insan şeytan kurt ve böceklerin zarar veremeyeceğine inanılırdı. Hazar hakanlarından hiçbirinin mezarının bulunamayışı kendilerinin bu gömme geleneği yüzündendir.Ekonomi Etil şehri Güneydoğu Avrupa ile Asya arasındaki bir alışveriş merkeziydi. Bu şehirde çeşitli dinlere bağlı yerli halktan başka ticaret için gelmiş yabancılar da otururlardı. Şehir pazarlarında çeşitli ülkelerden çeşitli yerlerden gelen mallar değiş-tokuş edilir satılırdı. Saksın şehrinde alışveriş kurşun paralarla yapılırdı. Ayrıca ekin denilen kumaş paralar (kâğıt para benzeri) da kullanılırdı. Hazarların başlıca ihraç malı bir çeşit tutkaldı öteki ticaret mallarının çoğu Rus ve Bulgar ülkelerinden gelen maddelerdi. Büyük şehirlerin çevrelerinde geniş bahçe ve bağlar vardı. Yerli halk yazın çadırlarda şehir dışına çıkar tarımla uğraşırdı. Hazarların milletlerarası ihraç malları arasında Hazar süngüleri Hazar eğerleri Hazar zırhları önemli yer tutardı. Hazar kılıçları Ruslar arasında da biliniyordu. Hakanlar Bulgar ilteberliğinden her evden her yıl bir samur vergisi alırlardı. Ayrıca ticaret kervanları ve gemileri onda bir oranında vergi öderlerdi. Hazar Denizinden gelen gemilerden de gümrük vergisi alınırdı.Din Hazarlar uzun zaman Şaman dinine bağlı olarak yaşadılar. Ancak Bizans ve Araplarla olan sıkı ilişkiler hakanlarla soylu ailelerin Musevîliği benimsemeleri her üç dinin de ülkede yayılmasına yol açtı. Müslümanlığı da (732-800) Musevîliği de (800-965) resmî din olarak benimsemişlerdir. Hıristiyanlık resmî din olmadı ancak Arran metropoliti İsrail'in çalışmaları (677-703) sonucu bu din de ülkede geniş ölçüde yayıldı. Halk daha çok Müslüman ve Hıristiyan; hanlar tarhanlar ve onlara yakın çevreler Musevî idi. Hazar'da yedi başkadı vardı. Bunlardan ikisi Müslümanların ikisi Hıristiyanların ikisi Musevî Hazarların biri de öteki dinlere bağlı olanların işlerini görüyorlardı. Başkent Etil'de (X. yüzyıl) 10 cami vardı. Müslüman halkın sayısı 10 000 kadardı. Genellikle Bizans sınırındaki ve Kırım'daki Hazarlar Hıristiyan Dağıstan ve Aşağı İdil'de oturanlar Müslüman idi. Hıristiyanlar (VIII. yüzyıl) teşkilât olarak yedi piskoposluğa ayrılmışlardı.Yönetim Şekli Hazarların devlet teşkilâtında çifte krallık düzeni uygulanıyordu. Devlet başkanı olan hakan doğrudan doğruya devlet işlerine karışmıyor devleti sembolik olarak temsil ediyordu. İdare onun nâibi olan Hakanbeh'in elinde bulunuyordu. Ancak hakanbehi değiştirmek görevinden almak her zaman asıl hakanın yetkileri arasındaydı. Buna karşılık orduları ülkeyi yöneten savaş açabilen hakanbeh idi. Vilayetlerle ilgili işler memleketin adalet ve iç işleri de onların elindeydi. Büyük hakan da denilen asıl hakanın saltanat süresi kırk yılı aşamazdı. Bu süre içinde hakan kendiliğinden ölmezse maiyeti "bunadı" "aklı azaldı" gerekçesiyle onu kendi elleriyle öldürürlerdi. Hakan düşmana karşı giden ordudan kaçıp dönenleri cezalandırır ordu savaşta yenilirse Hakanbeh'in gözleri önünde onun kadın ve çocuklarıyla mallarını başkalarına dağıtırdı. Hakanbehlere tarkan yabgu da denilirdi.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#18 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Gazneliler
Gazne’de 962-1187 yılları arasında hüküm süren Türk-İslâm devleti. Sâmânî Devletinin (819-1005) en parlak devirlerinde çok sayıda Türk gruplar hâlinde Mâverâünnehir yoluyla İslâm dünyasına getirilmekteydi. 912 yılından itibaren ise Sâmânî Devletinin vali ve komutan kadrolarında Türk isimleri de görülmeye başlandı. İşte bu Türk komutanlardan biri de Gazne Devletini kuracak olan Alptegin’dir. Alptegin 961 senesinde vezir Ebû Ali Muhammed Belâmî ile birleşerek Sâmânî Şehzâdesi Nasr’ı tahta oturtmak istediyse de bu arzusunu gerçekleştiremedi. Bunun üzerine kendisine bağlı birliklerle Afganistan’daki Gazne’ye çekildi ve burada bulunan Levik Hânedânını bölgeden uzaklaştırarak şehre hakim oldu. Böylece Gazne Devletinin temelini attı (962). Alptegin’in 963’te ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebû İshak İbrahim dört yıla yakın süren saltanatında Sâmânîlerle dost geçinme yolunu tercih etti. Ölümünden sonra 966’da yerine Bilge Tegin geçti. Bilge Tegin Buhara’da Sâmânî komutanlarından Fâik’in üzerine gönderdiği bir orduyu bozguna uğrattı. Bu mağlûbiyetten sonra bir daha Buhara’dan Gazne’ye ordu gönderilmedi. Bilge Tegin 975’te Hindistan üzerine yaptığı seferde Gerdiz Kalesini kuşatırken şehid düştü. Gazne’de ilk sikke bunun zamanında kesildi. Yerine geçen Pîrî Tegin devleti yönetecek hususiyetlere sahip olmadığından beş yıllık saltanattan sonra tahtı Sebük Tegin’e bıraktı. Devletin asıl kurucusu olan Sebük Tegin Isık Göl civarında Barsgan’da doğmuş 960’a doğru Müslüman olmuş köle olarak satıldığı Alptegin tarafından terbiye edilip manevî evlât edinilmiş ve mühim mevkilere getirilmişti. Hükümdar olunca “Nâsırüddin Sebük Tegin Kara Beçkem” adını aldı. İyi bir idareci ve komutan olan Sebük Tegin Toharistan ve Zabülistan’la Zemindaver eyaletini Gor bölgesini ve Belucistan’ın bazı yerlerini ülkesine kattı. 979’da Hindistan’ın kuzeybatısında yerli hükümdarların en güçlülerinden Caypal’ı yenilgiye uğratarak Hindistan hakimiyetine ilk adımı atmış oldu. Kâbil Nehri boyunca Peşâver’e kadar ilerleyerek bu bölgelerde İslâmiyet'in yayılmasını sağladı. Sebük Tegin’in 997’de ölümünden sonra yerine oğlu İsmail geçti. Ancak kısa bir süre sonra tahtı ağabeyi Mahmud’a bırakmak zorunda kaldı. Mart 997’de tahta çıkan Sultan Mahmud Gazneli Devletinin kurucusu Hindistan’a İslâm dinini yayan ve burada yüzyıllarca sürecek olan Türk hakimiyetinin temellerini atan tarihin büyük cihangirlerinden ve hükümdarlarındandır. Sâmânoğullarının yıkılışına rastlayan bir zamanda tahta çıkan Sultan Mahmud ilk iş olarak Horasan’da hakimiyetini tesis etti. Zaman zaman Karahanlılar'la rakip duruma düşmekle beraber güneydeki (Hindistan) ve batıdaki (İran) fetihleri için müsait bir zemin ve elverişli şartlar buldu. Şiîlere karşı halifeyi şiddetle savundu ve Sünnî mezheplerin koruyucusu oldu. Sultan Mahmud İran Irak ve Harezm’i ülkesine kattıktan sonra Hindistan üzerine on yedi sefer düzenledi. 1000 yılında Peşâver şehrini aldı. Ertesi yıl Hindistan ordusunu yenip Hindistan’ın en zengin eyaletlerinden biri olan Pencab’ı ele geçirerek Hindistan’ın kuzeyine tamamen hakim oldu. Çok büyük ganimetlerle Gazne’ye dönüp “Gâzi” unvanını aldı. Beşinci seferinde Ganj Vadisini ele geçirdi. Sekizinci Seferinde ise 150.000 kişilik Hindu ordusunu imha etti. En meşhur seferi olan 11. Seferinde ise Gucerat’a girdi ve büyük ganimetle geri döndü. Sultan Mahmud 1030’da öldüğü zaman Gazneli Devleti batıda Âzerbaycan hudutlarından doğuda Hindistan’ın Yukarı Ganj Vadisine Orta Asya’da Harezm’den Hint Okyanusu sahillerine kadar uzanan çok geniş bir sahaya yayılmıştı. Sultan Mahmud’dan sonra yerine oğlu Muhammed geçti ise de bu sırada Isfahan ve Rey umumî valisi bulunan kardeşi Mesud tarafından tahttan indirildi. Ekim 1030’da tahta çıkan Sultan Mesud iyi bir asker olmakla beraber babasının komşularla iyi geçinme siyasetini devam ettiremedi. Özellikle Selçuklular'la olan geçimsizlikleri uzun ve kanlı savaşların çıkmasına sebep oldu. Horasan’ın bir kısmını alma başarısını gösteren Selçuklulara karşı Dandanakan Meydan Savaşı'ında (1040) Sultan Mesud büyük bir mağlûbiyete uğradı. İran Harezm ve Mâverâünnehir’e Selçukluların hakim olmaları Gaznelileri Afganistan ve Hindistan toprakları üzerinde yaşamaya mahkûm etti. Bu mağlûbiyetten sonra Gazne’ye dönerek ailesini ve hazinelerini toplayan Sultan Mesud Lahor’a gitmek üzere yola çıktı. Ancak yolda muarızları tarafından yakalanıp hapsedildi ve Girî hapishanesinde yeğeni tarafından 1041’de öldürüldü. Yerine daha önce tahttan indirilip kör edilen kardeşi Muhammed çıkarıldı. Babasının öldürüldüğünü duyan Mevdûd Belh’den Gazne’ye yürüyerek Muhammed’i tahttan indirip hükümdar oldu. Mevdûd’un saltanatı (1041-1049) dış mücadelelerle geçti. Zamanında Selçuklular önce Toharistan’ı ardından Zemindaver’i ele geçirdiler. Diğer taraftan Delhi Racası da bazı kaleleri almaya muvaffak oldu. Bunun yanısıra Gazneli hakimiyetinden kurtulmak istiyen Gurlular da harekete geçtiler. Mevdûd’un 1049’da ölümü ile Gazneli Devleti karışıklık içinde kaldı. Tahta İkinci Mesud çıktı ise de oğlu karşı çıktı. İkinci Mesud’un tahttan indirilmesi üzerine Bahâüddevle Ali tahta çıktı. Fakat bunun saltanatı da çok kısa sürdü. İki yıl geçmeden Mahmud’un oğlu Abdürreşîd tahta çıktı. Ancak tahtta gözü olan komutanlardan Tuğrul Bey onu öldürüp tahtı elde etti. 1040’tan beri artan Selçuklu baskısı Tuğrul Bey zamanında durduruldu. Ülkede de eski asayiş yeniden sağlandı. 1059’da ölümü ile yerine çıkan kardeşi İbrahim ilk iş olarak Selçuklularla sulh yaptı. Oğlu Mesud’u Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kızı ile evlendirip dostluk tesis etti. Kuzey ve batıda bir kısım toprakların kaybedilmesine karşılık Hindistan’da bazı kaleler ele geçirildi ve devletin sınırları Ganj Nehrine kadar uzandı. Sultan İbrahim’in 1099’da ölümünden sonra yerine geçen oğlu Üçüncü Mesud babasının Hindistan fütuhatı ve damadı bulunduğu Selçuklularla dostluğu devam ettirme politikasını iyi yürüttü. Ancak 1115’te vefatı ile devlet yeniden asayişsizlik içine düştü. Kardeşler arasında taht rekabeti başladı. Tahta çıkan Şîrzâd’ı kardeşi Arslan öldürttü. Arslan diğer kardeşi Behram Şah üzerine yürüyünce Behram Şah Selçuklu Sultanı Sencer’e iltica etti. Bu durum yarım asırdan beri devam eden Selçuklu dostluğunu bozdu. Sultan Sencer Gazne üzerine iki sefer düzenleyerek Arslan’ı yakalayıp öldürttü. Böylece Behram Şah 1117’de Gazne tahtını elde etti. Ancak bu tarihten itibaren Gazneliler Büyük Selçuklu Devletine bağlı bir duruma geldiler. Bu devrin en önemli hadisesi Gurluların harekete geçmeleridir. 1128’de Gur Melikü’l-Mülûk’u Kutbeddin’in Behram Şah tarafından öldürülmesi Gurluların ayaklanmasına sebep oldu. Melik’in kardeşi Suri’nin Gazne’ye girmesi ile büyüyen isyan kısa sürdü. Fakat bir müddet sonra Alâeddin Hüseyin önce Gazne’yi ardından Bust’u tahrip edip Gaznelilerin kuzeydeki hakimiyetlerine son verdi. Oğuzların 1152’de Gazne üzerine yürümeleri üzerine Behram Şah burasını kesin olarak bırakıp Lahor’a çekildi. Behram Şah 1160’da ölünce yerine oğlu Hüsrev Melik geçti. Bu sırada Gazne’de ikamet etmekte olan Gurlu emir Muizzeddin 1173’ten itibaren Hindistan seferlerine başladı. Gur akınları karşısında yerli Khokharlarla anlaşmaya çalışan Hüsrev Melik bunların hıyanetini anlayınca Muizzeddin’le anlaşmak için çare aradı. Ancak bir netice elde edemedi ve 1187’de esir düştü. Böylece Gazneli Devleti Gurlu İmparatorluğuna ilhakla tarih sahnesinden çekildi. Son Gazneli Sultanı Hüsrev Melik ile oğlu Behram Şah önce Gazne’ye oradan Firizkuh’a ve nihayet Belervan Kalesine götürülerek hapsedildi birkaç yıl sonra 1191’de öldürüldüler. Büyük Türk Hakanlığı yani Karahanlılar'dan sonraki Müslüman Türk Devleti Gazneli Devletidir. Sünnî-Hanefî mezhebinde olan Gazneliler sarayda Türkçe edebiyâtta Farsça fakat resmî yazışmada Arapça'yı resmî dil olarak kullanmışlardır. Devlet teşkilâtı: Gazneli Devletinde emir veya sultan devletin tam hâkimidir. Devlet dairelerine dîvân denilmektedir. Bu dîvânların en önemlileri Dîvân-ı Vezâret Dîvân-ı Arz Dîvân-ı Risâlet veya İnşâ ve Dîvân-ı İşrâf idi. Dîvân-ı Vezâret maliye ve genel yönetim işlerine bakardı. Başkanı vezirdi. Dîvân-ı Arz bugünkü Savunma Bakanlığının karşılığı olup başındakine Arız veya Sâhib-i Dîvân-ı Arz denilirdi. Askerin ihtiyaçlarını ve ordunun savaşa hazır bir durumda bulunmasını sağlamak askerin sayısını bilmek ve gerektiği zaman sultana bildirmek sultanın gezilerinde ihtiyaçlarını gidermek gibi görevleri vardı. Bu devlette ordu dört kısımdan meydana gelirdi. Bunlardan süvariler ilk kısmı meydana getirir ve ordunun en kalabalık bölümünü teşkil ederdi. Çoğunun iki atı vardı. İkinci bölümü yayalar meydana getirip sayıları az başlıca vazifeleri ise şehirleri korumalarıydı. Ordunun üçüncü kısmı sultanın özel birliğiydi. Buradaki askerler Türkistan’daki oymak savaşlarında hakimiyet altına alınan yerlerdeki Türk çocuklarıydılar. Ordunun son bölümünü filler meydana getirirdi. Bunlar doğrudan doğruya sultan tarafından denetlenirdi. Filcilerin çoğu Hintliydi. Bunların muharebelerdeki görevi düşman saflarını bozmak ve yarmak düşman atları kendilerine ve kokularına alışmamışsa onları ürkütüp bozgun çıkarmak okçulara yüksek atış yeri sağlamaktı. Dîvân-ı Risâlet veya İnşâ devletin genel haberleşme dairesiydi. Hükümetle işi olan halk da buraya başvururdu. Dîvân-ı İşrâf devletin gizli haber alma teşkilâtı olup çok gelişmişti. Kültür ve medeniyet: Gazneliler devri siyasî kudretin yanısıra kültür bakımından da parlak geçmiştir. Bir fıkıh âlimi olan Sultan Mahmud ve oğlu Mesud İslâm terbiye ve kültürü ile yetişmişlerdi. Her iki sultan saraylarında devrin en büyük âlimlerini toplamaya çalıştılar. Şairlere hürmet ve sevgi gösterdiler. Her sene onlar için yaklaşık dört yüz bin dinar harcarlardı. Bu şairler arasında Türk asıllı Ferrûhî ile Menuçehrî Damgânî Escedî Gazâ’ir-i Râzî ve Şehnâme yazarı meşhur Firdevsî sayılabilir. Bunların başında Melik-uş-Şuarâ Unsûrî bulunmaktaydı. Sultan İbrahim ve halefleri devrinde Gazne sarayında bulunan şair ve edipler İran edebiyatının gelişmesinde önemli rol oynadılar. Bu devirdeki şairler arasında; Ebü’l-Ferec Rûmî Senâ’î Osman Muhtârî ve Seyyid Hasan Gaznevî yer almaktaydı. Tarih yazıcılığı da Gazneliler devrinde parlak geçmiştir. Sebük Tekin ve Mahmad devrini yazan Ebû Nasr Utbî Zeyn-ül-Ahbâr isimli eserini Sultan Abdürreşîd’e sunan Gerdîzî Mesud devrini nakleden Ebü’l-Fazl Beyhekî Gazneliler devrinin meşhur tarihçileridir. Sultan Mahmud 1017 senesinde Harezm’i ele geçirince o devrin en büyük fen âlimi Birûnî’yi Gazne’ye getirdi. Birûnî sultanın birçok seferlerine katılarak Hindistan hakkında Tahkîku mâ lil-Hind isimli eserini yazdı. Bu Hinduların inanç ve âdetlerini tarafsız olarak tetkik eden ilk İslâmî eserdir. Eserde Hind dini ve Hindistan coğrafyası hakkında çok geniş bilgi bulunmaktadır. Gazne sultanları edebiyat alanında olduğu kadar mimarî faaliyetleri ile de dikkat çektiler. Sultan Mahmud ve Mesud büyük inşa faaliyetlerinde bulundular. Fakat onların bu eserlerinden günümüze çok azı ulaşmıştır. Sultan Mahmud halkın faydalanması için çarşı köprü ve su yolu kemerleri yaptırdı. Bunlardan Gazne’nin kuzeyindeki Bend-i Mahmudî bu güne kadar mevcudiyetini korumuş ve kullanılmıştır. Sultan Mahmud Gazne’de birçok cami ve mescid yaptırdı. Gazne Camiinin yanına geniş bir medrese inşa ettirdi. Burası hem medrese hem de kütüphaneydi. Birçok odaları Gazne âlimlerinin okuması ve okutması için tavandan tabana kadar kitapla doluydu. Sultan bu medresede ders veren hoca ve okuyan talebeler için medresenin evkafından dolgun maaş tayin ederek onların geçimini sağlamıştır. Dokuz yüzyıl geçmesine rağmen cila ve parlaklığı bozulmayan Gazne Camiinin iki minaresi hâlâ ayakta olup dış kısmı cilalı sarı tuğladandır. Minarelerin birbirinden uzaklıkları 360 ve yükseklikleri 45 m kadardır. Üzerlerinde kûfî yazılar vardır. Gazneliler kuzey Hindistan fütuhatını tamamlayınca İslâm dinine Pencab’da kuvvetli bir dayanak noktası elde edilmesini sağladılar. Böylece daha sonraki Hindistan fetihlerine sağlam bir zemin hazırlayarak Türk ve İslâm tarihinde önemli rol oynadılar.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#19 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Büyük Selçuklu Devletinin Kuruluşu
Selçuklular Türk-İslam devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun Kınık boyuna mensupturlar. Onuncu yüzyılın sonu ile onbirinci yüzyılın başlarında İslam'ı kabul ettiler. Selçuklular; Çin'den Batı Anadolu dahil bütün Ortadoğu ülkeleri Akdeniz sahilleri Kuzeybatı Afrika Hicaz ve Yemen'den Rusya içlerine kadar yayılan hakimiyetin muazzam bir kültür ve medeniyetin temsilcisidir. Devlete adını veren Selçuk Bey Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hakim olan Oğuz Yabgu Devleti'nin kumandanlarından Dukak Subaşı'nın oğludur. Dukak ölünce 17-18 yaşlarındaki Selçuk Bey subaşı oldu. Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey'in devamlı artan bir itibara sahip olması Yabgu ve eşini telaşlandırdı. Onu başlarından atmak için çare aramaya başladılar. Öldürülmekten çekinen Selçuk Bey kabilesiyle birlikte oradan ayrıldı. Güney yoluyla muhtemelen 985 yılı sıralarında Seyhun nehri kenarında bulunan Cend şehrine geldiler. Bölge ve şehir İslam ülkelerine geçişte hudut durumundaydı.Selçuk Bey'in idaresindeki Türkler kısa zamanda İslam'ı kabul ettiler. Bu durum Yabgu ile aralarını iyice açtı. "Müslümanlar gayrimüslimlere haraç vermez" diyen Selçuk Bey Yabgu'nun haraç memurlarını kovdu ve bağımsızlığını ilan etti. Gayrimüslim Türklere karşı savaşmaya başladı. Selçuk Bey'in bağımsızlığını ilan edip Yabgu'ya haraç vermeyerek Müslüman olmayanlarla mücadeleye girişmesi çevrede tanınıp itibar kazanmasına yol açtı. Oğuz Yabgusuna karşı olan Türkler etrafında toplandı. Müslümanlardan da destek alan Selçuk Bey Müslüman olmayan Türkler üzerine yaptığı seferlerle şöhret kazandı. Onun bu şöhreti Maveraünnehir'de üstünlük sağlamaya çalışan Müslüman devletlerden birisi olan Sâmânîlerle anlaşmasını sağladı. Sâmânî sultanı Selçuk Beye devlet sınırlarını diğer Türk akınlarına karşı korumasına karşılık Buhara yakınlarındaki Nûr kasabasına yerleşme izni verdi.Selçuk Bey; Mikâil Arslan İsrafil Yusuf ve Musa adlarındaki oğullarıyla Büyük Selçuklu Devletinin temelini atıp Tuğrul ve Çağrı adında iki torun bırakarak yüz yaşlarında vefat etti. Selçuk Bey'in büyük oğlu Tuğrul ve Çağrı beylerin babası olan Mikâil babasının sağlığında ölmüştü. İkinci büyük oğlu olan Arslan Bey babasının yerine geçti. Yabgu unvanını alarak Selçuklular da denilmeye başlanan ailesini teşkilatlandırdı. Karahanlılar'ın Sâmânî Devletine son vermesi üzerine Özkend'den kaçan Sâmânî şehzadelerinden İsmail Muntasır'ın Arslan Yabgu'ya sığınması Karahanlılarla aralarının açılmasına sebep oldu. Arslan Yabgu komutasındaki Selçuklular Karahanlılar karşısında başarılı muharebeler yaptılar.Selçukluların güçlenmesi bölgenin hakimi Karahanlılar ile Gazneliler'i zor durumda bıraktı. Karahanlı-Gazneli işbirliğiyle 1025'te Arslan Yabgu Gaznelilerce yakalanıp Hindistan'daki Kâlencer Kalesine hapsedildi. Bu hadiseden sonra Selçuklularla Gazneliler arasında açık bir mücadele başladı. Onun esareti yıllarında Selçuklular ortak hükümdar sistemiyle yönetildi. Musa'yı yabguluğa Yusuf'un oğlu İbrahim'i de yınallığa getirdiler. Mikâil'in oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler amcalarının hakimiyetini tanımakla birlikte ayrı bölgelerde yaşamaya başladılar.Mahir süvarilerden oluşan Selçuklular kalabalık hayvan sürüleri ve atları için bol otlaklı geniş yaylalar aradılar. Bu amaçla zaman zaman komşuları Karahanlılar ve Gaznelilerin sınırlarına taşıp yerli halkın şikâyetlerine sebep oldular. Onların bu durumunu kendileri için tehlikeli gören Karahanlılar Selçuklu ailesi içinde karışıklık çıkarmak istedilerse de başaramadılar. Üzerlerine kuvvet gönderildi. Hattâ Yusuf Bey öldürüldü. Musa Yabgu ile birleşen Tuğrul ve Çağrı beyler Karahanlı kuvvetlerini yenerek Yusuf Bey'in intikamını aldılar. Siyasî durum iyice gerginleşti. Bölgede değişiklikler oldu. Bir baskınla Selçuklular bir hayli zayiata uğratıldılar. Bunun üzerine Çağrı Bey dağılan Selçuklulardan üç bin kişilik bir süvari kuvvetiyle Gazneli mukavemet mevkilerini aşarak Doğu Anadolu sınırlarına kadar gitti. Van Gölü havzasından kuzeyde Tiflis'e kadar uzanan bölgede keşif harekâtı yaptı. Ermeni ve Gürcü kuvvetlerini yenerek bölgenin otlak ve yaylaklarının keşfiyle gerekli siyasî etnik kültürel ve askerî stratejik bilgileri topladı. Bizans şehirlerine girdi. Keşif harekâtı neticesinde bölgenin Selçukluların yerleşmesine müsait olduğunu tespit ederek Tuğrul Bey'e bildirdi.Selçukluların esir yabgusu Arslan 1032 yılında Hindistan'da hapsedilmiş bulunduğu Kâlencer Kalesinde ölünce Gaznelilerle ilişkiler daha da bozuldu. Musa Yabgu ile yeğenleri Çağrı ve Tuğrul beyler kumandasındaki Selçuklu ve Türkmen güçleri bölgenin en stratejik mevkiinde yer alan ve Gaznelilere ait olan Horasan'a ani bir taarruzla girerek Merv Nişabur ve Serahs havalisini ele geçirdiler. Gazne sultanı Mesud Selçukluları tanımak zorunda kaldı. Musa Yabgu'ya Tuğrul ve Çağrı beylere bulundukları yerlerin valiliklerini verdi. 1035 yılında yapılan bu antlaşma dört ay gibi kısa bir süre devam etti. Yeniden başlayan Gazneli-Selçuklu mücadelesi daha da şiddetlendi. Selçuklular hafif süvari kuvvetleriyle Gaznelilerin fillerle takviye edilmiş ağır teçhizatlı çoğu piyadeden meydana gelen ordusuna gerilla savaşlarıyla çok kayıp verdirdiler. 1038 yılında Serahs civarında yapılan savaşta Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Gazneli Sultan Mesud büyük bir devlet adamı cesur bir kumandan olmasına rağmen bu yenilgiden sonra Nişabur'u Selçuklulara bırakıp kesin sonuç alınacak büyük savaşı devamlı geciktirdi. Tuğrul Beyin üvey kardeşi İbrahim Yınal 1038'de Nişabur'u alıp Tuğrul Bey adına hutbe okuttu. Nişabur'a gelen Tuğrul Beyi muhteşem bir törenle karşıladı. Tuğrul Bey Sultanü'l-Muazzam (Büyük Sultan) Çağrı Bey de Melikü'l-Mülûk (Hükümdarların Hükümdarı) unvanını aldı. Büyük Selçuklu Devleti'nin kuruluş ve istiklâlini (bağımsızlığını) ilan ettiler. Selçuklu-Gazneli mücadelesi 23 Mayıs 1040 Dandanakan Meydan Savaşı ve Selçukluların üstünlüğü ele geçirmesiyle neticelendi.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
|
|
#20 | ||||||||||
|
Süper Moderatör ![]() ![]()
|
Harezmşahlar (Harzemşahlar)
On birinci yüzyıl sonlarında Harezm bölgesinde kurulan Türk devleti. Harezmşahların atası Anuştegin bir Türk kölesiydi. Büyük Selçuklu emirlerinden Bilge Tegin onu satın alarak saraya getirmiş ve özel olarak yetiştirmiştir. Selçuklu sarayında taştdârlık vazifesinde bulunan Anuştegin gösterdiği başarılar neticesinde Harezm valiliğine getirildi. Ölümünden sonra oğlu Kutbeddin Muhammed Harezmşah unvanı ile Sultan Sencer tarafından aynı vazifeye tayin edildi. Büyük Selçuklu Devleti'nin valisi sıfatıyla 30 yıl Harezm’i idare eden Kutbeddin aynı zamanda Harezmşahlar Devletinin kurucusudur. Kutbeddin saltanatı müddetince mükemmel bir idareci olarak âdilane hareketleri ile halkı kendisinden hoşnut etti. Her ne kadar müstakil bir hükümdar olarak hüküm sürmedi ise de oğullarının gelecekteki faaliyetleri için sağlam bir zemin hazırladı. Onun idaresi zamanında Harezm ülkesinin Selçuklulara tabi ülkelerle ticarî faaliyetleri yoğunlaştı. Harezm maddî ve manevî yönden gelişmeler gösterdi. 1127 yılında Kutbeddin Muhammed’in ölümü üzerine yerine büyük oğlu Alâeddin Atsız tayin olundu. Küçüklüğünden itibaren iyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Atsız aynı zamanda Sultan Sencer’in şahsî teveccühüne mazhar olmuştu. Nitekim Atsız ilk devirlerde Sultan Sencer’in seferlerine bizzat ordusuyla katıldı ve onun başarılarında büyük yardımı oldu. Atsız aynı zamanda kendi siyasî nüfuzunu genişletmeye de çalışıyordu. Bu sebeple Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan mühim merkezleri zaptetti. Ancak Atsız’ın bu faaliyetleri Sultan Sencer’i kızdırdı ve tekdir edilmesine yol açtı. Atsız Sultan’ın bu tutumu üzerine kesin olarak bağımsızlığını ilan etti. Sultan Sencer bu duruma nihaî bir çözüm getirmek amacıyla 1138 yılında büyük bir ordunun başında Harezm üzerine yürüdü. Yapılan savaşta Sencer Atsız’ın ordusunu hezimete uğrattı. Atsız’ın kardeşi Atlığ da ölenler arasındaydı. Harezm’in idaresini Süleyman bin Muhammed’e veren Sencer onun başkanlığında vezir atabeg ve hâcib adı verilen memurlardan müteşekkil bir dîvân kurdu ve 1139 yılında Merv’e döndü. Harezm’de işbaşına geçen yeni idare Atsız ve taraftarlarının da karşı faaliyetleri üzerine halkı memnun etmekten uzak kaldı. Harezm halkı huzur dolu eski idareyi aramaya başladı. Bu sebeple Atsız’ın Harezm’de hakimiyeti ele geçirmesi uzun sürmedi. 1140 yılında devletin başına geçen Atsız Sencer’in yeni bir seferinden çekinerek onu metbu tanımayı ve ona uymayı ihmal etmedi. Fakat bu durum uzun sürmedi. Sencer’in 1141 yılında Karahitaylarla yaptığı savaşı kaybetmesi üzerine Atsız büyük bir orduyla Horasan’a gelerek Merv’i zaptetti. 1142 yılında ise Nişapur’u alarak adına hutbe okuttu. Bu arada Sencer Horasan’da yeniden hakimiyetini kurmaya muvaffak olunca Atsız geri çekilmeye mecbur kaldı ve yeniden Sultan’a bağlılığını arz etti (1144). Atsız’ın Sencer’e karşı giriştiği isyanlar Sultan’ı üçüncü defa Harezm ülkesine girmeye mecbur etti. Hazarasp Kalesini fetheden Sultan Sencer Harezmşahların merkezi Gürgane önüne geldi ise de Müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen bir dervişin ricasını kırmayarak Atsız’ın kendisini metbu tanıdığını bildirmesi ve affını rica etmesi üzerine geri döndü. 1156 yılında Atsız’ın vefatı üzerine yerine veliaht Ebû Feth İl Arslan geçti. İl Arslan daha hükümdarlığının başında saltanatta hak sahibi olabilecek durumda bulunan amca ve kardeşlerini ortadan kaldırdı. İl Arslan’ın hükümdarlığını Sultan Sencer de kabul etti. Ancak Sencer’in çok geçmeden vefat etmesi ile Doğu İran sahasında Selçukluların etkisi kalmadı. Böylece bölgede Harezmşahlar kuvvetli duruma geldiler ve Selçuklularla bağlarını kopararak müstakil bir devlet oldular. Nişapur’u kendisine merkez yapan İl Arslan 1170 yılında Tus Bistam ve Damgan taraflarını fethetti. Bu arada Harezmşahların Karahitaylara ödedikleri vergiyi kesmeleri iki devleti karşı karşıya getirdi. Karahitayların üzerlerine gelmesi üzerine onlar her zaman olduğu gibi yine istila sahalarını su altında bırakmak suretiyle kendilerini korudular. İl Arslan 1172 yılında vefat etti. İl Arslan’ın vefatı ülkeye yeniden kardeş kavgalarını getirdi. İl Arslan’ın küçük oğlu ve veliaht olan Sultan Şah annesi Terken Hatun’la beraber Harezm’de bulunuyordu. Babasının ölümüyle tahta oturan Sultan Şah’a kardeşi Tekiş itaat etmedi. Tekiş kardeşinin kendi üzerine kuvvet sevk etmesi üzerine Karahitaylara müracaat ederek kendisini desteklemelerini istedi. Her fırsatta Harezmşahların iç işlerine karışan Karahitaylar bu talebi severek kabul etti. Tekiş’in çok kuvvetli bir Karahitay ordusunun başında olarak Nişapur’a geldiğini duyan Sultan Şah taraftarlarıyla birlikte Irak Selçukluları’nın naibi olan Melik Ayaba’nın da kuvvetlerini yanına alarak sultanlığını ilan eden Tekiş üzerine birçok kereler sefere çıktı ise de hemen hepsinde başarısızlığa uğradı. Hattâ bu seferlerden birinde yakalanan Ayaba öldürüldü (1174). Terken Hatun ve Sultan Şah Dihistan’a kaçtılar. Bundan sonra tahta geçen Alâeddin Tekiş Harezmşahlar sülalesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. Harezmşahlar Devleti onun sayesinde imparatorluk hâlini aldı. Tekiş ilk olarak Karahitaylar ile mücadeleye girişti. Harezmşahlardan vergi istemeye gelen Karahitaylı elçinin gururlu oluşu ve edepsizliği Tekiş’in onu öldürtmesine yol açtı. Bu şekilde başlayan çarpışmalar Harezmşahların başarısıyla sonuçlandı. 1187 yılında kardeşi Sultan Şahın ölümü Tekiş’i daha rahatlattı. Doğu İran ve Horasan’ı tamamen emri altına alabilmek için faaliyetlere girişti. Selçuklu Sultanı İkinci Tuğrul Şahı giriştiği muharebede öldürttü. Tekiş artık kendisini Selçukluların vârisi sayıyordu. Bağdat halifesinden Irak Horasan ve Türkistan sahalarının hakimiyetini tasdik eden saltanat menşûrunu (fermanını) aldı. İsmailîler elinde bulunan bazı kaleleri geri aldı. Bu geniş fütuhatları gerçekleştiren Tekiş Harezm’e döndüğü 1200 yılında vefat etti. Yerine bu sırada Turziz muhasarasında bulunan oğlu Muhammed Alâeddin unvanı ile tahta çıktı. Alâeddin Muhammed’in ilk devirleri daha babasının sağlığında istiklâl emelleri besleyen Melikler ve Gur sultanları ile mücadele hâlinde geçti. Bilhassa tehlikeli bir hâl almış bulunan Gur istilâsını güçlükle önlemeye muvaffak oldu. Gur sultanı Şehâbeddin’in ölümü üzerine Alâeddin Herat’a hakim oldu (1207). Gurluların tehlikesiz bir hâle getirilmesinden sonra Harezmşahlar için en büyük tehlike Karahitaylar idi. Mâverâünnehir’i hakimiyetleri altında bulunduran bu devletin nüfuzunu kırmayı ve İslâm dünyasını böyle bir dertten kurtarmayı amaçlayan Alâeddin bunu kendisi için pek mühim bir vazife biliyordu. Nitekim 1207 yılında Mâverâünnehir’e karşı giriştiği sefer ile bu büyük hareketi başlattı. 1208 yılında Karahitay ordusunu büyük bir hezimete uğratan Alâeddin Buhara’yı zaptetti. Yine bu sırada Cengiz’in önünden kaçan Naymanların Karahitay ülkesine girişi ile Karahitaylar bir daha kendilerini toparlayamadılar ve tamamen Harezmşahlar’a tâbi hâle geldiler (1212). Harezmşahların nüfuz ve kudreti İran ve Afganistan sahalarında devamlı artmaktaydı. 1225 yılında Gazne’yi alan Alâeddin bu bölgenin idaresini oğlu Celâleddin’e verdi. 1217 yılında İran’a bir sefer yaptı. Ancak bu sefer diğerleri gibi başarılı geçmedi ve ordu büyük zâyiata uğradı. Harezmşahların bu haşmetli devresinde doğuda büyük bir tehlike başgösterdi. Bu tehlike doğuda yalnız Harezmşahları ortadan kaldırmakla kalmayacak bütün dünyanın tarihî mukadderatı üzerinde derin izler bırakacaktır. Çünkü tam bir çapulcu sürüsü olan Moğol ordusu önüne gelen her yeri yakıp yıkmakta girdikleri ülkelerde kültür ve medeniyetten eser bırakmamaktaydı. Başlangıçta Harezmşahlarla Moğollar arasında dostluk ve ticarî ilişkilerin geliştirilmesi gayesiyle elçiler gelip gittiyse de bir Moğol kervanının Otrar Valisi İnalcık tarafından casusluk iddiası ile tevkif edilip tacir ve kervancıların öldürülmesi araya soğukluk getirdi. Cengiz Harezmşah’a bir elçi göndererek İnalcık’ın teslimini ve malların tazminatını istedi. Sultan Alâeddin’in bu teklifi reddetmesi iki devlet arasında savaşı kaçınılmaz kıldı. Her ne kadar Alâeddin’in bu teklifi reddetmekle yüzbinlerce Müslümanın kanını akıtacak bir olaya sebebiyet verdiği iddia edilmekteyse de bu teklifin kabulü neticesinde kibir timsali Cengiz’in daha da şımaracağı yeni istekler peşinde koşarak harbe sebebiyet vereceği belliydi. Nitekim 1216 yılından itibaren uzun askerî hazırlıklar içinde olan Cengiz’in hedefi İslâm âlemi idi. Gerçekten de Cengiz 1219 yılı sonlarına doğru 200 bin kişilik ordusuyla ilk olarak Harezmşahlara karşı harekete geçti. Harezmşahların kuvvetlerini büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifade ederek önemli merkezleri tek tek ele geçirmeye başladı. Mukavemet gösteren mevkiler korkunç bir katliama uğratılıyordu. Kısa bir süre içinde Buhara Semerkand Otrar Sığnak Berakend ve Hocend gibi şehirler Moğolların eline geçti. Harezm müdafaa kuvvetlerinin büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen sonuç değişmiyordu. Sultan Alâeddin son olarak Devletâbâd yakınlarında Moğolların karşısına çıktı ve tekrar yenildi. Abiskun’da bir adaya sığınan Alâeddin çok geçmeden burada hastalanarak 1220 yılında vefat etti ve yerine oğlu Celâleddin tahta çıktı. Harezmşahların bu son hükümdarının hayatı maceralar ve kahramanlıklar ile dolu geçmiştir. Celâleddin Harezmşah saltanatının daha ilk yıllarında kendisini tanımak istemeyen Türk kumandanlarının suikast tertipleri neticesinde Horasan’a çekildi. Burada toparlayabildiği kuvvetlerle gece-gündüz demeden var gücüyle Moğollara karşı çarpıştı. Neticede batıya doğru yayılan bu istilâ selini bir müddet geciktirmeye muvaffak oldu. Celâleddin ile birlikte Harezmşahlar Devleti de son buldu (1230). Kültür ve teşkilât: Harezmşahların askerî ve idarî teşkilâtı ana hatları ile Büyük Selçuklular'dan alınmıştır. Harezmşahların ordusu Tekiş zamanında doğunun en büyük askerî kuvveti hâlini almıştı. Harezmşahlarda malî işler Dîvân-ı İstifâda askerî işler ise Dîvân-ı Arz’da görülürdü. Dîvâna sultanın vekili sıfatı ile vezir-i âzam başkanlık ederdi. Harezmşahlarda ordu hassa ordusu ve eyalet askerlerinden meydana geliyordu. Memleketin her tarafına dağılmış haldeki ıktâ sahiplerinden teşekkül eden muazzam bir süvari kuvveti bulunuyordu. Ayrıca muhtelif eyaletlerde askerî valilerin emri altında özel kuvvetler vardı. Bunlar sultana tam bağlı olup istenildiği yere kuvvet sevk ederlerdi. Harezmşahlar Devletinin adlî teşkilâtı bütün Müslüman-Türk devletlerinde olduğu gibi şer’î ve örfî kanunlar idi. Memlekette en çok Hanefî ve kısmen de Şâfiî mezhebinin hükümleri uygulanırdı. Şer’i mahkemelere kadılar bakmaktaydı. Orduya mensup olanların şer’î meselelerini halletmek için kazaskerler yani ordu kadıları vardı. Harezmşahlar devrinde başkent Cürcan başta olmak üzere Herat Belh Merv Nişâbur Buhâra ve Semerkand bir bilim ve sanat merkezi hâline gelmişti. Cürcan’da on büyük vakıf kütüphâne vardı. Nişabur ilim ve sanat adamlarının toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuştu. Eski binalar tamir edilmiş yeni yeni medreseler hânkâhlar ve saraylar ile süslenmişti. Hükümdar ve şehzadeler genellikle iyi tahsil görmüş kültür sahibi insanlardı. Âlimleri ve şairleri saraylarında topluyor onlara en büyük değeri veriyor ve himaye ediyorlardı. Meselâ Atsız Horasan seferinden dönüşte Zemahşerî Fahreddîn Râzî Şemseddîn Muhammed gibi âlim ve bilginleri Harezm’e getirmişti. Avfi Harezm’deki ilim ve sanat adamlarını gökteki yıldızlara benzetmektedir. Bu durum Moğol istilâsından önce Harezm’in medenî inkişafını çok iyi belirtmektedir. Memleketin her tarafında kütüphaneler hastaneler eczaneler ve hanlar yapılmıştı.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...-JönTürK-
|
||||||||||
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| arsividevletler, beylikler, hakkinda, hersey, mukemmel, turk, turkler |
| Seçenekler | |
|
|