Mo-tun'un oğlu tanhu Kiok (Chiyü /Kök?/ veya Laoshang

M.Ö. 174-160)

Hun İmparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıştı. Yurtlarından oynattığı Yüeçilerin

Afganistan'a giderek Baktria (Belh) bölgesinde

vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166)

kalabalık ordusu ile Çin'e girerek

başkent Ch'angan yakınındaki imparator sarayını yakan Kiok

bu seferdeki gayesine uygun olarak

Çin ile iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için

bir Çin prensesi ile evlendi. Şüphesiz

Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık

siyasî mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride

Çin ile temas halindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır

derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar

her zaman

Çin hile makinesinin harekete geçmesi için

fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde

Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri

Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar

Türkler ve tâbi kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar

devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka

ticaret malı olarak memlekete sokulup

Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği

lüks zevki yolu ile rehaveti arttırmakta idi. Kiok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar

onun oğlu Künçin (Chünch'en) zamanında (M.Ö. 160-126)

gerçek bir huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza

Han sülalesine damat olan bu tanhu

babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için

Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin

bu devirde (imparator Chingti

157-141)

sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa

imparator Wuti (M.Ö. 141-87)

kalabalık ordular teşkil ederek Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti. Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de

Çin için büyük gelir kaynağı olan ipeğe

batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan

meşhur "İpekyolu"nu emniyet altına almaktı. Dolayısıyla

Orta ve Batı Asya'da

yabancıların kudretini kırması lâzımdı. Bilindiği gibi

aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar

Türk-Çin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri

bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur. Wuti'nin

İpekyolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir asker olan Çangk'ien'in (Changch'ien)

gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen

buralarda geçirdiği uzun müddet içinde (M.Ö. 138-126) edindiği bilgiyi

temaslarını ve hükümete tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor

imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu arada Çinliler

çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdi ki

o da

ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun'dan çok önceleri

318 andlaşması ile ilgili olup

Hunlara karşı askerî gücünü takviyeye çalışan Chao (Şansi'de) krallığında Wuling (M.Ö. 325-298) zamanında başlayıp

daha sonra

Kuzey Çin'de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch'in devletinin imparatoru Shihhuangti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat hareketleri

Han imparatoru Wuti'nin kumandanlarından Weits'ing ile Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K'üping tarafından

büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yılları arasında

Ordos'daki Hunlara karşı kazandıkları zaferler

Hun ağırlık merkezinin

Gobi'den kuzeye

Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.
Hunlar

artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış

bilhassa Tanhu Tsütihoü (Chut'eho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40 yıl devamınca

zengin güneybatı topraklarının (Tanrı dağları

Cungarya

Turfan

Yarkent

Kuça vb.) düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmış

o zamana kadar Çin'den vergi ve hediye olarak sağlanan malî destek kesilmişti. İç huzursuzluk

idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları

mücadeleyi şiddetlendirdi. İktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında

maddî yardım temin edilir düşüncesi ile

çıkar yol olarak Tanhu Hohanyeh'in (M.Ö. 58-31) Çin himayesini isteme meyli

durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge eliği (Sol kanat kralı) olan Çiçi (Chihchih

Tsitki)

bu kardeşinin tanhuluğunu tanımadı. Mesele

Hun devlet meclisinde (Türkçesi: toy) ağır münakaşalara yol açtı. Hohanyeh'in teklifi; istiklâlin feda edilmesini "gülünç ve utanç verici" bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devralındığı atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çiçi taraftarlarınca reddedildi. Tanhu'nun fikrinde direnmesi

Hunları ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin parçalanması ile

Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için

Doğu Asya tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda

Hun prensleri arasında iyice alevlenen açık mücadele sonunda

rakiplerini mağlup

bu arada tanhuluk merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çiçi karşısında

Hohanyeh

kendine bağlı kütlelerle birlikte

desteğini sağladığı Çin'in kuzeybatı sınır bölgesine (Ordos

Pingçu) çekildi (M.Ö. 54).
Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkanlara kavuşturmak bakımından

hakimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çiçi Tanhu

M.Ö. 51'de harekete geçti. Önce

Tanrı Dağları kuzeyi Isık Göl havalisindeki Wusun'ların mukavemetini kırdı; Tarbagatay bölgesindeki Ogurları

daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Tingling'leri tabiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı bu başarılardan sonra

Wusun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen Kangkü (Çu

Güney Kazakistan bozkırı

Maveraünnehir) kralının arzusu üzerine

bu devleti himaye etmek vesilesi ile Aral Gölüne kadar bütün batı bölgesini idaresi altına alarak

geniş Orta Asya Hun İmparatorluğunu ihya etti. Çiçi

hükümetinin kuzey Moğolistan'daki ağırlık merkezini de

Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak

orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşa ettirdi (M.Ö. 41) ki

böylece

mevkii dolayısıyla İran

Afganistan

Hindistan

Doğu ve Orta Avrupa kıtaları bakımından

Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına

Türk halkının iyice nüfuzunu sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergana

Baktria (Belh) havalisini kendine bağladıktan sonra

Çin kaynaklarına göre

Ansi bölgesini

yani güneybatı sınırları

ta Anadolu'ya kadar uzanan Parth İmparatorluğunun kuzeydoğu kısmını zaptetmek için planlar hazırlıyordu.
Fakat Çiçi'nin hakimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu bölgelerde henüz iyice yerleşmiş

idarî nizamı kurmuş

tâbi kütleler ve komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çiçi'nin harekâtını

adım adım takip eden Çin

Wu'sun'ları

Kangkü devletini kendine çekmeği bildi ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki orduları ile

baskın şeklinde

Hun topraklarına girerek süratle ilerleyen Çinliler tarafından kuşatılan

Talas ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti

tamamıyla tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte

hayrete değer bir müdafaa yapılmış

sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş

hatta tanhuluk sarayı içinde oda oda çarpışılmış ve Çiçi

oğlu ve hatunlar dahil

saray mensuplarından 1518 kişi

ellerinde kılıç

devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.
Çiçi'nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43)

devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden

fakat M.Ö. 36'dan itibaren tekrar Çin tâbiliğine giren Hohanyeh'e (ölm. M.Ö. 31) bağlı kütleler

onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra

tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M.S. 18-46)

Çin'e karşı istiklallerini elde ederek

doğuda Mançurya'ya

batıda Kaşgar'a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu'nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık

Hunları müşkül duruma soktu. Yu'nun oğlu Tanhu P'unu'ya karşı mücadele açarak

kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen Pi'nin (P'unu'nun yeğeni) orada kendini tanhu ilan etmesi hadisesi (M.S. 48)

Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya Dış Moğolistan'da) ve Güney Hunları (Güney veya İç Moğolistan'da).
Böylece

M. 48'de

ayrı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark

güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi

Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka

Güney Sibirya

Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya'da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de

Kuzey Hun Devletinin idaresinde idi. Dolayısıyla siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun İmparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin

Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış

bunların sürekli baskıları neticesinde Hun Devleti

Doğu Moğolistan'da kontrolü kaybederken

batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple

en tesirlisi Yarkent Krallığı olmak üzere

Şanşan (Loulan

Lobnor'un güneyi)

Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (46-60 yılları). Hun Devletinin buralarda

bilhassa Çin'in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien'in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından

kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra

yeniden baskı altına aldığı Çin'i

sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65)

Çin'i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekâtla Hun Devletini çökertmek hazırlığına sevk etti. İmparator Mingti (58-75)

Ç'engti (75-89) ve Hoti (89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç'ao'nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının

30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk'ü'ye kadar (Kaçgar

Hami

Yarkent

Hoten dahil) sayısı 50'yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için

iktisadî yönden önemli şehir

Çin idaresine geçti. Bilhassa 73-74

89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar

İç-Asya'da hakimiyetlerini kaybederken

doğuda da Sienpi'lerin hücumlarına (en şiddetlisi 89-91 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede

sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun Devleti

son tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen

kuvvetten düştü

durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini

Güney Sibirya'ya ve Cungarya'ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi'lerin hükümdarı Tanshihhuai (aş. yk. 147-156) tarafından

nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında) toprakları

düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde

esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler 91'de ve 155'e doğru)

Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler

batıya çekilmişlerdi ki

bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.
M. 48'den beri

Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar için Çin'in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı

Hun kabileleri

sık sık başkaldırıyorlardı. 94

124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle bastırılmış

bunları 153

158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey Moğolistan'ı işgal eden Sienpi'ler

güneye doğru baskılarını artırarak

Hun devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177'den itibaren). 188'de Çin hükümetince tayin edilen tanhunun tamamen Çin'e teslim olma kararı üzerine Hunlar tarafından öldürülmesi

devleti başsız bıraktı. Kabileler

diğer tayinli iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun

Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünerek Çinli askerî valilerin gözetimine verilmesi ile

Güney Hun Devleti de sona erdi (M. 216).
Bununla beraber

Sienpi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.'ın 2. yarısında güneye gelmek suretiyle Çin'de sayıları gittikçe artan Hunlar

Çin idaresi altında ve Çinli halk arasında

varlıklarını korumayı bildiler. Çin'de

Han sülalesi iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180'den itibaren) birbirleri ile mücadeleye girişen generallerin tutumu

büyük değişiklik meydana getirmiş

siyasî birliğin parçalanmasına yol açmıştı ("16 Devlet" devri). Sui hanedanının

birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk kütleleri

başta Tabgaç (Wei) sülalesi olmak üzere

müstakil devletler kurmuşlar ve Han iktidarının son bulması ile

M.S. 220'lerde

tekrar sahnede görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak

zamanla hemen bütün Kuzey Çin'i Türk hakimiyetine almayı başarmışlardı. Bunu sağlayan kuvvet

yukarıda zikredilen asî generallerden biri olan Ts'ao Ts'ao'nun

savaşlarında yardımları olduğu için

Şansi bölgesine yerleştirdiği 19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine başkaldıran (meselâ 271

294

296 yıllarında) bu Türk kütlesi

millî benliğini koruyor ve eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeye devam ediyordu.
19 kabileden biri T-opa (Tabgaç)

biri de büyük Tanhu Mo-tun ailesinin indiği Tuku veya T'uko idi. Hun Tuku (T'uko) başbuğu

eski tanhular neslinden ve Hun elig'lerinden olan Liu Yüan (Liu

bu devirde Tuku ailesine Çinlilerin verdiği addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra

dikkat çekici bir siyasî kavrayışla

500 sene önceki atalarının

eski Han sülalesi ile olan dostluklarını ve "kardeş"liklerini de ileri sürerek ve hatta kendi sülalesine "Han" adını vererek

bu Çin bölgesinde (merkez: P'ing ç'eng) Türk devletini kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang'ı zapt etti (311). Kendisinden sonra

Çin'in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu Ts'ung'un geliştirdiği bu siyasî hakimiyet şuuru; idare

başbuğ aileleri arasında el değiştirmesine rağmen

devam etti (başlıca Hun sülaleleri: 2. Chao: 329-351

Hsia: 407-431

Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı

442-460; Turfan civarında). Aynı şuur

Tsükü (Chuch'ü) Mengsün tarafından kurulmuş olan son Hun devleti "Kuzey Liang"ın 439 yılında Tabgaç hükümdarı T'aivvu'nun baskısı ile başkent Gutsang işgal edilerek yıkılması üzerine

buradan kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Açına [Asena

Bozkurt] ailesinin temsil ettiği büyük Göktürk Hakanlığı'na ulaştı.
Çin sahasında Hun adı altındaki siyasî hayatları böylece tarihe karışmakla beraber

M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde

etrafa dağılmış olarak Sogdiana'nın (Seyhun-ötesi) doğusunda

Kafkaslar'ın kuzeyinde

hatta Dinyeper nehri civarında ve bilhassa Aral Gölünün doğu bozkırlarında varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri

oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asır sonlarından 2. asrın yarısına kadar

doğudan gelen Hun kalıntıları ile çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini artırmışlardır. Bunların

büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden veya son yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre

110-350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun İmparatorluğu'nu kurdukları anlaşılmaktadır. Bu kütlelerin batıya Sibirya’ya doğru Çin sahasından uzaklaşmalarından dolayı

haklarında

2 asır gibi uzun bir süre yazılı bilgi bulunamadığı gerekçesine dayanılarak

Hiungnularla aynı kavim sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara rağmen

Atilla zamanında

bütün Avrupa'da Türk hakimiyetini gerçekleştirenlerin

bu Asya Hunları neslinden oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.
Askerî Teşkilat
Sadece hafif zırhla korunmuş ve tamamı atlı okçulardan oluşan bir ordunun

nasıl bunca orduları yok ettiği ve hattâ iyi eğitimli

tam zırhlı ve yüksek tecrübeli Roma lejyonlarını yendiği

ilk bakışta hayret vericidir. Bu zaferlerin sırrını çözebilmek için

Hunlar'ın savaş taktiklerini

silahlarını ve nasıl organize olduklarını iyi bilmek gerekir.
Atlar

Hun askerî kuvvetinin temel taşıydı. Daha sonraları Avarlar ve Macarlar gibi Türk kavimleri de atı

ataları Hunlar gibi iyi kullanmışlardır. Hun atları

Avrupa atlarından farklıdır. Bunlar daha küçük

tüylü ve daha dayanıklı

cesurdular. Bu atlar sayesinde Hunlar

düşmanlarından 5 kat daha uzun mesafeleri

onlarla eşit sürede alabiliyorlardı. Bütün askerler

yanlarında en az iki at taşırlardı ve bu yedek atlar sayısı

5 e kadar çıkardı. Bunun

iki nedeni vardı. Eğer savaşta atı ölürse

diğer atlardan birini kullanabiliyordu ve üstelik çok sayıda at

düşmanların

Hun kuvvetlerinin miktarını tam olarak kestirmesini engelliyordu. Hun askerleri

ikmal yolları kurmazlardı. Her asker

yiyeceğini

silahını

çadırını

sefere çıkmadan önce ayarlamak zorundaydı ve bunları yedek atlara yüklerdi. Hun atları da

askerleri gibi

çok hafif zırhlı idiler. Hunlar

semeri kullanmasını biliyorlardı

fakat

üzengiyi kullanmamışlardır. Aslında kullanmalarına gerek olmadığı da bazı Çin ve Avrupa tarihçileri tarafından bahsedilmektedir. Çünkü

Hun askerleri

ata

sözleri ile hakim olabiliyorlar

böylece ok ve kılıç kullanırken

çok rahat hareket edebiliyorlardı. Emirlerle atların düşman atlarını ısırması ve yere düşen düşman askerinin ezilmesi sağlanıyordu. Üzengi

Avarlar sayesinde 5. yüzyılda Avrupa'da yayılmaya başlamıştır.
Hun atlı okçuları

"Birleşik Yay" diye bilinen

çok güçlü ve etkili

ağaçtan yapılma

boynuz ve deriyle kaplanmış bir yay kullanıyorlardı. Elbetteki bu yaylar

yerin altında binlerce yıl kaldıklarından

bugün sadece kemikle kaplanmış kısımları mevcuttur. Bir Macar okçuluk uzmanı ve seyisi

Lajos Kassai

yıllar sonra Hun hikâyelerine

buluntulara ve arkeolojik kazılara dayanarak Macar

Hun ve Moğol yaylarını üretmeyi başarmıştır. Bu şekilde bir yayla

bir asker

2 yaya sahip olmuş oluyordu. Bu yaylar

kuru tutulmak zorundaydılar. Askerler

yanlarında deriden yapılma bir sadak taşırlardı. Bu çeşit bir yayı üretmek

genelde yarım sene alıyordu. Öncelikle kayın ya da akça ağaç diye bilinen uygun ve şekil alabilir bir ağaç olması gerekiyordu. Yay'ın gövdesine

boynuz ve sert odun parçaları yapıştırılıyordu. Deriyle kaplanarak

nem karşısında önlemler alınmış oluyordu. Bu yay sayesinde

Avrupalı askerlerin kullandıkları yaylardan daha etkili ve hızlı bir şekilde atış yapabiliyorlar

daha az yoruluyorlardı. Şimdi düşünün

10 000 atlı asker

düşman karşısında ve atlarını sadece sözleri ve diz hareketleri ile yönetiyorlar

ellerinde en az 3-4 ok var

yani bu bir dakikadan az bir sürede

aynı anda 40 000 ok demek.
Hun ordusu yakın savaşa pek girmese de

mecbur kaldığında genellikle mızrak ya da pala

hançer kullanırlardı. Askerler

küçük yaştan itibaren eğitilmeye başlanır

onlara at sürmesi

yay ve kılıç kullanması öğretilirdi. Okçuluk talimleri

genellikle fare

kuş

gelincik

daha sonra tavşan ve tilki gibi küçük hayvanlara karşı yaptırılırdı. Böylece

büyüdüğünde mükemmel derecede at süren ve yay kullanan

kusursuz bir atlı okçu savaşçı yetişirdi.
Hunlar gibi atlı göçebe milletler

genellikle savaşlarda mahvediciydiler. Kullandıkları taktikler

Avrupa orduları ve Çin piyadeleri için bilinmeyen ve sezilemeyen tuzaklarla doluydular. Hun askerleri

hep sayıca üstün kuvvetlerle savaştıkları için

öncelikle onların sayılarını etkisiz hale getirene kadar ok yağmuruna tutar

iyice yıpranan düşmana mızrak ve kılıç hücumuna çıkarlardı. Oklara karşı kalkan kullanmayı deneyen ordulara karşı ise

grup halindeki okçularla ateş ederlerdi. Önce havadan ok yağmuru başlar

diğer grup da hemen

kalkanlarını havaya kaldırmış askerleri oklardı. Genellikle

pusu kurarak hücum etme taktiği kullanılırdı. Avrupalı ve Çinli tarihçiler

Hunlar'ın en tehlikeli ve hileli taktiğini

yani bizim bildiğimiz Turan Taktiğini şöyle tanımlamışlardır: Ordu bütün kuvvetleri ile düşman hatlarına hücum eder

kısa bir süre çarpıştıktan sonra

bir işaretle geri çekilir

gözünü hırs bürümüş düşman

zaferi kazandığına inanıp Hun ordusunu takibe koyulur

ancak ani bir işaretle Hun atlıları

eğerlerinin üzerinde ters döner ve 3-5 ok atarak ön hücum hattının saldırısını kırarlar ve bu sırada yanlara açılmış Hun okçuları

düşmanı iyice çevirmiştir. Avrupa tarihçileri bile

bu taktikleri ve iyi organize olmuş savaş düzenini

barbar ve kana susamış ilkel kavimlerin yapamayacağını kabul etmiştir.
İktisat
Aslında İktisat ve Hun

birlikte düşünüldüğünde

çoğu kişi şaşırabilir. Çünkü Hunlar

bugüne kadar göçebe koyun çobanları olarak bilinirlerdi. Fakat yeni araştırmalar

bu bakış açısını değiştirmiştir. Baykal Gölü etrafındaki son kazılardan sonra Bilim adamları

Hiung-nular'ın sadece koyun çobanlığına dayanan ekonomisi görüşünü terk etmişlerdir. Hunlar'ın şehirler kurduklarını

bunların etrafını sıkı duvarlarla koruduklarını

taştan ve odundan sürekli kullanmak için evler yaptıklarını

sadece çadır kullanmadıklarını tespit etmişlerdir. Bu bölgelerin ticaret ve tarım merkezleri olduğu

esnaf ve birçok zanaatkârın bulunduğu

ayrıca Hunlar'ın pulluğu kullandıkları

arpa ve buğdayı bildikleri ortaya çıkmıştır. Hunlar'a ait oldukları kanıtlanmış birçok mezarda ise

bazı tarım aletleri

bugünlerde Rusya'da bulunmuştur. Hunlar

buğdayı büyük çukurlarda saklamışlar

iki taşın arasında öğütmüşlerdir. Ayrıca çanak ve çömlek kullandıkları

demiri ve bronzu işledikleri anlaşılmıştır..