<**** http-equiv=Page-Exit content=BlendTrans(Duration=1)> <**** http-equiv=Page-Enter content=BlendTrans(Duration=1)>
Forumdan Yararlanmak İçin Önce Forumsitemize Üye olmanız Gerekmektedir...Buraya Tıklayarak Ücretsiz Üye Olunuz.

Go Back   :::::KaLiTeLi PaYLaŞıMıN TeK aDReSi:::::: > Genel > Vatan-Türkiye > Tarihimiz

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Arama
Alt 06-09-2009, 03:35 AM   #1
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Arrow Mükemmel Türk Arşivi(devletler,beylikler ve Türkler hakkında herşey)

İslâmiyetten Önce Türkler

Türkler dünyanın en eski asil büyük devletler kurup pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler Nuh peygamberin oğullarından Yâfes'in Türk adlı oğlunun neslindendir.
Tarihî şahıs boy ve millet adlarının oluşumuna göre Türk kelimesinin aslı "türümek" fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş kişi ve insan anlamında "türük" ve nihayet hece düşmesiyle "Türk" kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu'da bir kısım göçebeler de yürümekten "yürük" adını almışlardır. Türk kelimesi ayrıca çeşitli kaynaklarda; "töreli töre sahibi olgun kimse güçlü terk edilmiş usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam" manâlarında kullanılmaktadır.

Coğrafî ad olarak Turkhia (Türkiye) tabiri ise altıncı yüzyıldaki Bizans kaynaklarında Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırlarda Volga'dan Orta Asya'ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye Hazarlar'ın; Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkesiydi. Memluklar'ın ilk zamanlarında Mısır'a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular zamanında onikinci yüzyıldan itibaren Anadolu'ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devleti'ydi.

Bilinen en eski Türk kavmi Çinlilerin Hiung-nu dedikleri M.Ö. 3. asrın başından itibaren tarih sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu Tienşan'ın kuzey kesimiyle batıdaki Altay Dağları Orta Urallar ve Hazar Denizi'nin kuzey hudutları içinde kalan vadideydi. Şenyu denilen hükümdarlarının ordugâhı Orhun Irmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfus çoğalması ve fetih isteği gibi iki büyük sebeple yayılmaya başladılar ve Çin hudutlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler.

İslamiyetten Önce Türk Devletleri:

Türklerin kurduğu en eski devlet olan Hun İmparatorluğu aynı zamanda Türk askerî teşkilat ve idareciliğinin de ilk örneğidir. Osmanlılar zamanı dahil olmak üzere bütün tarih boyunca Türk teşkilatının baş kaidesi olan sağ ve sol ikili nizam Hunlar tarafından kurulmuştur. Hun ordusu on bin bin yüz ve on kişilik gruplar halinde onlu sisteme göre oluşturulmuştu. Keçe çadırları içinde oturuyor ve besledikleri koyun at ve sığır sürülerinden elde ettikleri ile geçiniyorlardı.

Hunlar M.Ö. 3. yüzyılın sonlarında Sarı Irmağın kıvrım yaptığı alana gelerek Çin içlerine doğru akınlara başladılar. Çinliler bu Türk kavminin süvarileri karşısında tutunamayıp ağır yenilgilere uğradılar. Böylece Çin hakimi olan Ti-şin hanedanı Çin Seddi'ni tamamlamaya çalıştı.

Türk kavimlerini toplayıp imparatorluk halinde birleştiren ilk büyük Hun hükümdarı Teoman Yabgu'dur (M.Ö. 220). Teoman Yabgu'dan sonra Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete Han zamanında yapılan fetihlerle Hun İmparatorluğunun toprakları Hazar Denizinden Japon Denizine kadar uzandı. Bu topraklarda çeşitli Türk kavimlerinin yanısıra diğer Altaylı kavimler de yaşıyordu. Mete devri Hun İmparatorluğunun en parlak devri oldu (M.Ö. 209-174).

Mete Han'dan sonra gelen yabgular zamanında Çinlilerle ilişkiler arttı. Özellikle evlenme yoluyla Türk ve Çin hükümdar aileleri arasında yakınlıklar doğdu. Bu yakınlıklar Hunların iç işleri bakımından bir çok karışıklıklara yol açtı. Buna rağmen Hun İmparatorluğu M.Ö. 1. yüzyıla kadar üstünlüğünü devam ettirdi. Bu yüzyılda ise Türk beyleri arasında taht kavgaları gittikçe arttı. Çinliler de bu kavgalardan faydalanarak Türkleri zayıflatmayı bildiler. Neticede Hunlar Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Bunlara Güney ve Kuzey Hunları da denir. M.S. 3. yüzyılın başlarında başka bir Türk kavmi olan Siyenpiler Hunlarla iktidar mücadelesine giriştiler. Sonunda Moğolların ve bazı Türk boylarının da yardımıyla Hunların hakimiyetine son verdiler. Büyük Hun İmparatorluğu tarihte bilinen eski imparatorlukların en büyüğüydü.

Siyenpiler'le yaptıları savaşları kaybettikten ve Asya'daki Büyük Hun İmparatorluğu dağıldıktan sonra Hunların bir kısmı Dinyeper nehriyle Aral Gölünün doğusu arasındaki bölgeye yerleştiler ve 4. yüzyılın ortalarına kadar orada yaşadılar. Çin'den gelen Hun kitleleriyle çoğalan ve uzunca bir süre sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlenen bu Hunlar iklim değişikliği ve geçim şartlarının bozulması sebebiyle bu tarihten itibaren Batı'ya göç etmeye başladılar. O tarihlerde Karadeniz kuzeyindeki düzlükler bir Cermen kavmi olan Gotların işgali altındaydı. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogotlar) batısında ise Batı Gotları (Vizigotlar) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya'da Gipidler bugünkü Macaristan'da Tisa Nehri havalisinde Vandallar vardı. Hun başbuğu Balamir'in idaresinde hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve gelişmiş bir süvari taktiğiyle hareket eden Hunlar Önce Doğu sonra da Batı Gotlarla karşılaştı. Yerlerinden kopan bu kavimler batıya doğru hızla akarak Roma İmparatorluğu topraklarını Kuzey Karadeniz'den İspanya'ya kadar her tarafı alt üst ettiler. Böylece Avrupa'nın etnik manzarasını değiştiren ve tarihte Kavimler Göçü denilen hadise meydana geldi. Âni ve şiddetli Hun darbelerinin beklenmedik şekilde ortaya çıkan Hun akıncı birliklerinin Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet Batı dünyasında büyük yankılar yaptı. Hunlar aleyhine Latin ve Grek kaynaklarından inanılmaz rivayet ve hikâyelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep oldu.

Hunlar (Bkz. Avrupa Hun İmparatorluğu) 378 yılı baharında Tuna'yı geçtiler ve Romalılardan direniş görmaksizin Trakya'ya kadar ilerlediler. Bu arada daha büyük bir Hun kütlesi Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya yöneldi. Bu ikinci akıncı kolu Güney Anadolu'dan Suriye'nin Akdeniz kıyılarına ve Kudüs'e kadar yıldırım hızıyla ilerledi. Sonbahar'da aynı yoldan Azerbaycan'a döndü. Batı'da ise Balamir'in oğlu Ildız'ın komutasındaki Hun süvari birlikleri Bizans İmparatorluğunu barışa zorladı. Ildız'dan sonra hun tahtına geçen Karaton ve Rua zamanlarında da Bizanslılar Hunlara vergi ödedi. Rua'nın 434'te ölmesi üzerine devletin başına Attila geçti. Attila zamanında Hunların hakimiyeti Volga Nehrinin doğusundan bugünkü Fransa'ya kadar uzandı. Yönetimleri altında çeşitli Türk boyları da dahil olmak üzere kırkbeş kavim yaşıyordu. Bunların çoğu şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleridir. Bizans Hunlara verdiği vergiyi üç katına çıkardı. Attila 451'de Hristiyan dünyasının merkezini zaptetmek üzere yüz bin kişilik ordusuyla Roma önüne geldi. Ancak Attila'nın önünde diz çöken ve Roma'nın kendisine boyun eğdiğini bildiren papa kentin kurtarılmasını sağladı.

Attila'nın ölümünden sonra tahta çıkan oğulları İlek Dengizik ve İrnek dönemlerinde Hun birliği parçalandı. Ayaklanan Cermen kavimleriyle yapılan savaşlar Hunları yordu. Sonuçta Orta Avrupa'da tutunmanın zorluğunu gören İrnek Hunların büyük kısmı ile Bizans'tan geçiş izni alarak Karadeniz'in batı kıyılarına döndü. İrnek idaresindeki Hunların önce Güney Rusya düzlüklerinde görülen sonra Balkanlarda ve Orta Avrupa'da birer devlet kuran Bulgarlarla Macarların oluşumunda büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Geleneklere göre Bulgar Türk Devletinin kurucusu Dulo sülalesiyle Macar kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad Hanedanı İrnek'i ata tanımaktadırlar.

Hunların büyük kısmı Volga'dan batıya geçerken onlardan bir kısmı olduğu ileri sürülen Ak Hunlar 4. yüzyılda Batı Türkistan'a göçerek burada Ak Hun devletini kurmuşlardı. Ak Hunlar 441 senesinde Semerkand Buhara ve Belh çevresini ele geçirerek İran Sâsânî Devletiyle komşu oldular. Bir süre sonra Horasan'a sefer düzenleyen Türkler Sâsânî hükümdarı Şehinşah Firûz'u mağlup ettiler. Ak Hunlar bu parlak zaferden sonra tam bir asır Türkistan ve Afganistan'ın kudretli hakimi olarak hüküm sürdüler. 6. Asrın başlarında Ak Hunlar ülkelerini Göktürklere bırakmak zorunda kalarak onların tâbiiyeti altına girdiler.

M.S. 3. yüzyıl başlarında Türklerin Tabgaç Hanedanı Kuzey Çin'de güçlü bir siyasî teşekkül meydana getirerek Asya Hunlarının yerini aldı. Tabgaç hakimiyeti hükümdar Kuei zamanında (385-409) Pekin'e kadar uzandı. Bu durum Tabgaçların Çin'le çok fazla yakınlık kurmalarına ve onların hayatlarına alışmalarına yol açtı. O kadar ki bazı Tabgaç yabguları Çinlilere hayranlıkları yüzünden kendi halklarını ve kültürlerini hor gördüler. Bu durum Tabgaçların Çin kültürü ve Çin kalabalığı içinde eriyip gitmelerine sebep oldu. Onların yerine 4. asrın sonunda iktidar Avar hanedanının eline geçti.

Avar Türkleri önceleri Hun ve Tabgaç hanedanlarının hakimiyeti altında yaşıyorlardı. Tabgaç iktidarının zayıflamasıyla Orta Asya hakimiyetini ele geçiren Avar Hanedanı 4. yüzyıl sonundan 6. yüzyıl ortasına kadar devam etti. Avar kağanları hem doğuda hem batıda fetihler yapmışlar esas olarak Çin'le uğraşmışlardır. Avar Devleti Onabay Kağan zamanında Göktürklerin isyanı üzerine yıkıldı (552). Göktürkler karşısında uğranılan başarısızlık üzerine Avar kitleleri batıya doğru çekildiler.

558 yılında Sabarlar'ın hakimiyetini yıkıp Kafkaslara doğru ilerlediler. Buradaki İranlı Alanları egemenlikleri altına aldıktan sonra Bizans'a elçi gönderek yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arazi istediler. Bu arada Dalmaçya'da ve Balkanlar'da geniş çaplı bir fetih hareketine giriştiler. Bizans İmparatoru Avar akınını durdurmak maksadıyla Aşağı Tuna havzasında başta Antlar olmak üzere bazı Slav ülkelerinde bir set kurmaya çalıştı. Fakat 562'de bu engeli rahatlıkla aşan Avarlar Bizans'la sınırdaş oldular. Avrupa içlerine büyük akınlarda bulundular. Bizans İmparatorunun vergi ödememesi üzerine Orta Karpatlara girdiler. 568'de bugünkü Macaristan'ı tamamen hakimiyetleri altına aldılar. Böylece Orta Avrupa'da büyük Avar İmparatorluğu kuruldu. Devletin sınırları Elbe Vadisi ve Alp Dağlarından Don Nehrine kadar uzanıyordu.

Avar Hakanlığının ikiyüz yıl kadar süren hakimiyeti devrinde en mühüm askerî teşebbüsleri İstanbul'u kuşatmalarıdır. 619 ve 626 yıllarında iki defa olmak üzere Sâsânîlerle ortak yapılan bu kuşatmalar çok şiddetli geçti. Surlar önünde çarpışmalar günlerce sürdü. Ancak Avar ordusu kuşatmadan donanması olmadığı için bir sonuç alamadı. Güç şartlar altında çekilmek zorunda kaldı. Avarların Bizans başşehrinde büyük heyecan uyandıran özellikle ikinci harekâtı tarihî birtakım hatıralar da bıraktı. Avarların çekildiği gün Bizans'ta bayram ilan edildi ve kiliselerde âyinler asırlarca devam etti. Diğer taraftan İstanbul kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması Avar Hakanlığının itibarını sarstı. Tâbi kavimler başkaldırmaya ve dağılmaya başladılar. Uzun mücadeleler neticesinde Balkanlar Bulgaralara Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Slav kabilelerine Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terkedildi. Zayıflayıp küçülmesine rağmen Avar Hakanlığı yaklaşık 170 yıl daha varlığını korudu. Fakat 791'den itibaren Frank İmparatorluğunun amansız hücumları sonunda tamamen ortadan kalktı(805). Parçalanan Avar grupları Doğu Macaristan ve Balkanlara dağılıp kısa zamanda Hıristiyanlaşarak ve dillerini unutarak yerli halk içinde eridi.

Türk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kullanan ve onu bütün bir millete ad olarak vermek şerefini kazanan Göktürk Kağanlığı Doğu Sibirya'daki Yakut Türkleriyle batıdaki Ogur (Bulgar) Türklerinin bir bölümü dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri kendi idarelerinde birleştirdiler.

Göktürklerin tarih sahnesine çıktıkları sıralarda Altay Dağlarının doğu eteklerinde toplu bir halde geleneksel sanatları olan demircilikle uğraştıkları ve Juan-Juan Devletine silah imal ettikleri bilinmektedir. 552'de Juan-Juan Devletinin çökmesi üzerine Göktürklerin boy beyi Uluç Yabgu'nun oğulları Bumin ve İstemi Kağanlar Ötüken merkez olmak üzere devleti kurdular. Avar Kağanlığını yıktılar. Bumin Kağan devletin doğu bölgesine İstemi Kağan da batı bölgesine hükümdar oldu.

Doğu Göktürkler siyasî bakımdan hep Çin'le karşı karşıya geldiler. Çin'le sık sık savaşlar yapılıyor arada uzun sürmeyen barış dönemleri geliyordu. Doğu Göktürk Devletinin başına Bumin Kağan'dan sonra sırasıyla İstemi Kağan Kara Kağan Mukan Kağan Tapo Kağan İşbara Kağan Çur Bağa Kağan Tulan Kağan Bilge Tardu Kağan Türe Kağan Şipi Kağan Çuluk Kağan ve Kara Kağan geçti. Bu Göktürk kağanları da önceki Türk hükümdarları gibi Çinli prenseslerle evleniyorlardı. Çinliler ise zaman zaman gönderdikleri elçilerle zaman zaman da bu Çinli hatunlar sayesinde Göktürk ülkesinde siyasî karışıklıklar ve parçalanmalar meydana getirebiliyordu. Nitekim Çinli İçing Hatunla evlenen Kara Kağan onun etkisinde kalarak Çin'e savaş açtı (630). Yapılan savaşlardan birinde Kara Kağan esir düştü ve Türkler Çin hakimiyetini tanımak zorunda kaldılar.

Göktürklerin en buhranlı zamanında açılan bu savaş Kara kağan ve onbinlerce Türkün esareti ve devletin yıkılmasıyla sonuçlandı.

582'de Doğu Göktürk Hakanlığı'ndan kesin olarak ayrılan; Ötüken Batı Moğolistan Aral Gölü havalisi Kaşgar Mâverâünnehir ve Merv'e kadar Horasan sahaları üzerinde hakim bulunan Batı Göktürk Hakanlığı'nın hakimiyeti de uzun sürmedi. Tardu Kağan'dan sonra ülke şehzadeler arasında taht kavgalarına sahne oldu. Nihayet 630 yılı Doğu Göktürklerinin olduğu gibi Batı Göktürklerinin de Çin hakimiyeti altına girdiği bir devir oldu.

630-680 yılları arasındaki 50 yıllık zaman Göktürklerin bağımsızlıklarını kaybettikleri bir mâtem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya'da Türkler varlıklarını dil inanç ve geleneklerini korumuşlarsa da müstakil bir devletten mahrumiyet Göktürkler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağıydı. Kitabelerden anlaşıldığına göre Göktürkleri bu felâkete düşüren sebepler üç noktada toplanmaktadır:

1. Sonra gelen devlet adamlarının kötü idaresi. "Kağan bilge imiş cesur imiş; buyrukları bilge imiş cesur imiş. Beyleri de kavmi de iyi imiş böylece ülkeyi tutup töreye göre tanzim etmişler. Sonra kardeşler oğullar kağan olmuş küçük kardeş büyük kardeş gibi olmadığı oğul babası gibi olmadığı için bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar buyrukları da bilgisiz fena imiş... Türk beyler Türk adını atmışlar Çin beylerinin adını almışlar. Çin hakanına boyun eğmişler elli yıl işlerini güçlerini ona vermişler."

2. Türk kavminin yanlış tutum ve davranışı. "Türk budunu... Sen aç olduğun zaman tokluğunu düşünemezsin tok olduğun zaman açlık nedir bilmezsin. Bu sebeple hakanın iyi sözlerine kulak vermedin yurdundan ayrıldın harap bitkin düştün. Müstakil hanlığına karşı kendin yanıldın. Doğuya gittin batıya gittin kutlu yurt Ötüken'i terk ederek gittiğin yerlerde ne yaptın? Su gibi kan akıttın. Kemiklerin dağlar gibi yığıldı. Türk budunu kendi hakanını bıraktı hüküm altına girdi. Hüküm altına giren Türk budunu öldü mahvoldu."

3. Çinlilerin bölücü ve yıkıcı propagandası. "Çin kavminin sözü tatlı hediyesi güzel imiş. Tatlı sözü güzel hediyesi uzak kavimleri yaklaştırır imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmış. İyi bilge kişiyi yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne güzel hediyesine kapılan çok Türk kavmi öldü."

Millet kendisine de şöyle sesleniyordu: "Ülkeli bir kavim idim şimdi ülkem nerede? Hakanlı bir kavim idim hakanım nerede?" Bu düşünceler içindeki Türk prensleri zaman zaman ihtilâl girişimlerinde bulundularsa da hepsi kanlı bir biçimde bastırıldı. Bu hareketler arasında en hayret verici olanı 639 yılında Kürşad'ın ihtilâl teşebbüsüdür. T'ang imparatorunun saray muhafız kıtası subaylarından olan Göktürk prensi Kürşad Türk devletini diriltmek için 39 arkadaşı ile gizlice anlaştı. Bazı geceler şehirde dolaşmaya çıkan imparator yakalanarak kaçırılacaktı. Fakat plânın tatbik edileceği gece ansızın patlayan fırtına yüzünden İmparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini mahzurlu gören Kürşad ve arkadaşları bu defa doğruca saraya yürüdüler. 40 Türk sarayı ele geçirip başkente hakim olmayı düşünüyorlardı. Yüzlerce muhafız telef edildiyse de dışarıdan sevkedilen orduyla başa çıkılamadı. Bunun üzerine saray ahırlarından seçme atları alarak Vey Irmağına doğru çekildiler. Ancak fırtına ve sel köprüleri de yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kürşad ve arkadaşları birer birer ecel şerbetini içerek bu dünyadan göçtüler.

Kürşad liderliğindeki kırk yiğit başarısız kaldılarsa da Türk milletinin kalbindeki sönmez istiklâl ateşini tutuşturdular. Onlardan sonra bu ateşle yanan Türkler her fırsatta baş kaldırdılar. Birkaç kez daha başarısız ihtilâl girişiminden sonra nihayet 682 yılında Kutlug Şad etrafına topladığı Türklerle bağımsızlığını ilân etti. Dağılmış boyları bir araya topladı. Bu sebeple İlteriş unvanını aldı. Çinli bir prensesle değil bir Türk kızıyla evlendi. Bilge Han ve Kültigin adında iki oğlu oldu. Kutlug ölünce yerine kardeşi Kapagan Han kağan oldu. Yirmiiki yıl saltanat süren Kapagan Kağan'ın ölümünden sonra ülke karışıklıklar içinde kaldı. Bunun üzerine İlteriş Kutlug Kağan'ın oğulları Bilge Han ve Kültigin birleşerek idareyi ele aldılar. Bilge Han kağan Kültigin ise ordu kumandanı oldu. Böylece Türk tarihinde ilk defa iki kardeş devlet idaresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım etmiş oluyorlardı. Bilge Kağan ile Kültigin iç ve dış bütün tehlike ve tehditleri ortadan kaldırdılar. Başkaldıran herkese boyun eğdirdiler. Ülkenin milletin ve devletin birliği sağlandı.

Göktürkler devrinin en önemli eseri Orhun Âbideleri'dir. Göktürk yazısı ile yazılan üç âbide 725-735 yılları arasında diktirilmiştir. Burada Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kültigin'in ve Bilge Kağan'ın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk'un bir ara Çin esaretine düşen Türk devletini yeniden kalkındırmak için gösterdikleri gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden faydalanmaları istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. 745'te Göktürklerin yıkılması üzerine Uygur hanedanı büyük Türk Hakanlığı tahtına geçti. Uygurlar devrinde Türkistan tamamen Türkleşti ve İranlı unsurlar dillerini bırakarak eridi. Bir kısmı da batıya çekildi. 840'ta kuzeyden gelen Kırgızlar Uygurları bugünkü Moğolistan'dan sürünce Doğu Türkistan'a yerleştiler. İlk Uygur hakanı olan Kutluk Bilge Kül Kağan atalarının inancındaydı.

Uygurlar devrinde Türklük bir din arayışına girdi. Aralarında Manihaizm Budizm hattâ Hıristiyanlık yayıldı. Bu devirde Türkler yerleşik medeniyete geçerek Doğu Türkistan'da pek çok şehir kurdular ve kurulu şehirleri genişlettiler. Uygur alfabesiyle binlerce eser tercüme edildi. Kâğıt ve matbaa kullandıkları için bazı kitapları günümüze kadar ulaşan Uygurlar bugünkü Moğolistan'ı kaybettikten sonra imparatorluk olmaktan çıktılar. Türkistan ve Kansu'da yaşayan bir Türk hânedanıyken 840'ta Karahanlı hakimiyetine girdiler.

468'den 965'e kadar diğer bir Türk kavmi olan Hazarlar Kuzey Karadeniz ve Kafkasya'da kudretli yüksek kültrülü bir hakanlık kurdular. Bir kısmı Müslüman olan Hazarların kağan denilen hakanları daha çok Musevî dinine girdiler ve bu dine giren yegâne Türk kitlesini teşkil ettiler.

Diğer taraftan Avarlar'dan sonra 10. asırda Peçenekler Balkanlar ve Karadeniz'in kuzeyinde güçlü bir devlet kurdular. Peçenekleri takiben Uzlar ve Kıpçaklar Avrupa'ya yerleşerek Balkanlar'da bir müddet hakimiyet sürdükten sonra Hıristiyan olup Slavlaşarak Türklüklerini kaybettiler.

8. asırla 13. asır arasında yaşayan en tanınmış Türk kavimleri; Uygurlar Kırgızlar Kıpçaklar Karluklar Peçenekler ve Oğuzlardı. Uygurlar Göktürkler zamanında Altay Dağlarının kuzeydoğusunda yaşıyorlardı. 745'te Göktürk hânedanına son vererek kendi hânedanlıklarını kurdular. Göktürkler zamanında Baykal Gölü ile Yenisey arasındaki Sayan Dağları havalisinde yaşayan Kırgızlar daha ziyade mavi gözlü ve sarışın idiler. 9. ve 10. asırda Müslüman tüccarlar vasıtasıyla İslam'ı kabul ettiler. Kıpçaklar Büyük Kimek kavminin en önemli koluydu. 11. asrın ikinci yarısında Sirüderya (Seyhun) Irmağının kuzeyindeki bozkırın önemli bölümüne hakim oldular. Moğol istilâsı sırasında esir alınan genç Kıpçak Türkleri İslâm ülkelerine satılmıştır. Bunlar; Bağdat Abbasî halifeleri Türkiye Selçukluları ve Eyyubîler'in hâssa ordularında hizmet etmişler ve 1250 yılında Mısır'da asırlarca devam edecek olan Memlûk Devletini kurmuşlardır.

Karluklar Göktürk İmparatorluğuna dahil en önemli Türk kavimlerinden birisiydi. Göktürkler zamanında Balkaş Gölü'nün doğu kıyıları ile Kara İrtiş Irmağı kıyılarında oturuyorlardı. 9. asrın ortalarından 13. asra kadar Ceyhun ve Tarım Irmağı ve Balkaş Gölü arasındaki Türk ülkelerini idare eden Karahanlı Hânedanı Karluk kavmindendir.

Oğuzlar Türk camiasının belkemiğini teşkil eden en mühim ve en büyük koldur. Tarihteki en büyük ve en muhteşem devletleri onlar kurdular. Göktürkler Selçuklular ve Osmanlılar Oğuzlar'ın birer koluydu.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:36 AM   #2
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Türklerin İslâmiyet'e Girişi

Peygamberimizin İslâm'ı tebliğiyle birlikte dünyanın ücra bir köşesinde yaşayan küçük bir kavim yeni ve büyük bir millet hâline geldi. Meçhul basit bir hayat süren ve hattâ aşağılanarak yaşayan insanlar bu dinle birlikte birdenbire tarihin mümtaz kahraman fatih ve dâhîleri oldular. Halife Hazret-i Ömer emrindeki bir avuç Müslüman gâzisiyle 641'de Suriye ve Mısır'ı fethederek koca Doğu Roma'nın kanatlarını kırdı. 642'de Büyük Sâsânî İmparatorluğunu yıkarak Ceyhun kenarına ulaştı ve Türklerle temasa geçti. Ancak bu devrede İslâm'ın merkezinde Hazret-i Ömer ve yerine geçen Hazret-i Osman'ın şehit edilmeleri ve sonraki yıllarda başlayan iç mücadeleler 8. yüzyıl başlarına kadar Türklerle Müslümanların münasebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi. Bazı kaynaklarda Hazret-i Muâviye döneminde Ubeydullah bin Ziyâd'ın Müslüman olan Türkleri Kûfe'ye yerleştirdiği belirtilmektedir. Daha sonra Emevîler tarafından İslâm İmparatorluğunun bütün doğu bölgelerini içine alan Irak genel valiliğine Haccâc'ın getirilmesi ve bunun da Horasan'a devrin sayılı kumandanlarından Kuteybe bin Müslim'i tayin etmesi (705) savaşları birdenbire alevlendirdi. Müslümanlar kısa zamanda Mâverâünnehir'e hakim olduktan sonra Talas'a kadar akınlarda bulundular. Ancak Türgiş Kağanı Şulu Han idaresindeki Türkler 720 yılından itibaren cephelerdeki hakimiyeti ele alarak Emevî ordularını bozguna uğrattı. Böylece Emevîler döneminde Türkler karşısında başlangıçta başarıyla sürdürülen mücadeleler sonuçta başarısızlıkla son buldu. Ancak bu mücadeleler Türklerin İslâmiyet'i yakından tanımalarına ve tetkik etmelerine zemin hazırladı. Kısa bir süre sonra da Türklerin İslâm'ın tarı olarak dünya sahnesine çıkmasına vesile oldu.
Türklerin hiçbir baskı veya zorla karşılaşmaksızın İslâm'ı kabul etmeleri üç ana sebebe dayanmaktadır. Birincisi Türklerin inanç ve yaşayışlarının İslâm'a çok yakın olmasıdır. Tek bir yaratıcıya iman âhirete ve ruhun ölmezliğine inanma ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâm'da da vardı. Zinâ hırsızlık gasp adam öldürme yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar İslâm dininde de şiddetle men ediliyordu. Nihayet İslâmiyet'teki cihad emri Türkün alplik ve fetih görüşüne uygun düşüyordu. Bu gibi sebeplerle öncelikle Mâverâünnehir (Türkistan) bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Türklerin İslâmiyet'i kabullerinin ikinci safhası da bu sırada gerçekleşmeye başladı. Daha kuzeyde ve batıda yer alan Müslüman olmayan Türkler özellikle Türkistan'la ticarî faaliyetleri sırasında kendi dillerini konuşan ırkdaşlarının dinine daha çabuk ve kolaylıkla girdiler.

Türkistan Türkleri arasında İslâmiyet'in bu ilk yayılışıyla diğer Türklerin başka yabancı dinlere girişi hemen hemen aynı devreye rastlar.

Doğuda Uygurlar Mani kuzeyde Hazarlar Mûsevî ve batıda Tuna Bulgarları Hıristiyanlık dînine girerlerken Mâverâünnehir'deki Türkler arasında da İslâm 8. asrın başından itibaren yayılmaya başladı. Bu durumun diğer Türk ülkelerini de tesir ve cazibesi altına almaya başlaması Abbâsîler döneminde oldu. Abbâsî halifelerinin Türklere fevkalâde yakınlık göstermeleri bu faaliyetin daha da hızlanmasına sebep oldu. Halife El-Mansur (754-775) zamanından itibaren Türkler Arap ordularına asker olarak girmeye başladı. El-Me'mun döneminde (813-833) Türklerden özel muhafız birlikleri oluşturulmaya başlandı. Nihayet Halife Mu'tasım zamanında (833-842) halifelik ordusunun esasını Türkler meydana getiriyordu. Türk ordusu için Samarra şehrini inşa eden halife sarayını ve payitahtını da buraya nakletti. Müellifler artık Türklerin Araplarla aynı millet gibi olduklarını (İslâm milleti) ve Bizanslılar gibi müşrikler yanında gayrimüslim Oğuzlarla bile savaştıklarını yazmaktadır. Halife El-Mütevekkil zamanında (847-861) ise Abbâsî Devletinin en önde gelen üç şahsiyeti Türk'tü. 10. asrın ilk yarısında emîrül-ümerâlığa iki Türk kumandanı Beckem ve Tüzün getirilmişti. Türklerin Bağdat'ta idareyi ele almaları üzerine uzak eyaletlerde bulunan Türk valiler müstakil birer hükümdar gibi hareket etmeye başladılar. İlk Müslüman Türk devletlerden bazıları bu suretle kuruldu. Bunlar arasında Mısır'daki Tulunoğulları Devleti (868-905) Ahmed bin Tulûn adında bir Türk kumandanı tarafından kurulmuştur. Ahmed bin Tulûn Dokuz Oğuz Türklerindendi. İbn-i Tulûn Mısır'ı birçok mîmârî eserle süslemiştir. Tulûnoğulları Devleti 905'te sona ermiş ve yerine az zaman sonra Tuğaçoğlu Mehmed'in kurduğu Türk İhşidîler Devleti ortaya çıkmıştır.

Ancak bu devletlerde idareci zümrenin Türk olmasına karşılık esas kitle yani halk tabakası daha çok Mısırlılardan oluşuyordu.

İslâmiyet'in devlet ve halk olarak Türkler arasında kabulü ilk defa İtil (Volga) Bulgarları arasında gerçekleşti. Batıya giden Tuna Bulgarları toplu olarak Hıristiyanlaşırken İtil boyu ve Kazan havalisinde kalan asıl büyük Bulgarlar özellikle Türkistan'la olan ticarî ilişkileriyle tanıma fırsatı buldukları İslâm'ı severek kabul ettiler. Bulgar hanı Almış 920'de Bağdat'taki halifeye başvurarak İslâmiyet'in öğretilmesi ve kaleler inşası için kendilerine din ve ihtisas adamı gönderilmesini istedi. Halife Muktedir Billah tarafından gönderilen kalabalık bir elçi heyeti 922 Mayısında Bulgar ülkesine geldi. Almış Han ve maiyeti elçilere fevkalâde bir hürmet ve kabul gösterdiler. Bu tarihten itibaren Bulgar ülkesi Abbâsî halifelerine bağlı bir Müslüman yurdu haline geldi. Ülkede Abbâsî halifesi ve Bulgar Hanı namına sikkeler basılmakta taş camiler saraylar kaleler ve diğer binalar yapılmaktaydı. Bulgarlar Müslümanlığı kabul ettikten sonra Türk-İslâm medeniyetinin kuzeybatısında en ileri bir ucu olmakla büyük bir değer kazandılar. Bulgar ülkesine gelen Abbâsî elçilik heyeti içerisinde yer alan İbn-i Fadlan yazdığı seyahatnamesinde bu ülke insanlarının temiz doğru çalışkan ve samîmî Müslüman olduklarından bahsetmekte ve Bulgar ilinde gecelerin çok kısa olması dolayısıyla Türklerin sabah namazını kaçırmamak için bir ay geceleri uyumadıklarından söz etmektedir. Bu sözler Türklerin İslâm'ı ne derece güçlü bir inançla kabul ettiklerini göstermektedir.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:37 AM   #3
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Müslüman Türk Devletleri

İtil Bulgarları'ndan sonra ilk Müslüman Türk devletleri Karahanlılar Gazneliler ve Selçuklular'dı. Karahanlılar 944 yılında İslâm'ı resmî din olarak kabul etti. Karahanlılar arasında İslâm dîninin yayıcısı Abdülkerim Satuk Buğra Han'ın oğlu Musa Baytaş oldu. Karahanlı hükümdarı 999 senesinde Abbâsî halifesi tarafından İslâm hükümdarı olarak tanındı. Hakanlığın sınırları Balasagun Özkend ve havalisine Tarım havzasının batı kısmına Balkaş Gölüne Hindukuş Karakurum Dağları dolaylarına kadar yayıldı. Ülke doğu ve batı diye ikiye ayrılmıştı. Doğu Karahanlılar 1090 Batı Karahanlılar ise 1089'da Selçuklulara bağlandılar. Karahanlılar devrinde 200 000 çadır Türk halkı İslâm'ı kabul etmiştir.
962 yılında Alptekin (Alb Tegin) adlı bir Türk kumandanı Afganistan'ın Gazne şehrini zaptederek Gazneliler Devletini kurdu. 977'de devletin başına Sebük Tekin geçti. Sebük Tekin iyi bir devlet adamı mâhir bir kumandandı. Bütün Afganistan ile Horasan ve İran'ın doğu kısımlarını idaresi altına aldı. Hindistan'a zaferle neticelenen bir zafer düzenledi. Oğlu ve halefi olan Mahmud yalnız Gazneli Devletinin değil Türk tarihinin de en büyük simalarından biridir. Hindistan'a onyedi defa sefer düzenleyerek büyük zaferler kazandı. Bu ülkede İslâm'ın köklü şekilde yerleşip gelişmesinde önemli rol oynadı. Gazneli Mahmud aynı zamanda İran'ın orta eyaletleriyle Harezm topraklarını da ülkesine katarak zamanının en büyük hükümdarı oldu ve Abbâsî halifesinden ilk defa olarak sultan unvanını aldı. Gazneliler 1040 yılından sonra Selçuklulara tâbi oldular. 1186 senesinde de Gûrlular tarafından tamamen ortadan kaldırıldılar.

10. asrın ikinci yarısında Seyhun nehri kıyısı ile bunun kuzeyinde yaşayan Oğuzlar Semerkand ve Buhara taraflarına inmeye başlamışlardı. Buhara taraflarına inen Oğuzların başında Kınık boyundan Selçuk Bey'in oğulları vardı. Selçuk Bey'in torunlarından Tuğrul ve Çağrı beyler çetin şartlar içinde Selçuklu Devletini kurdular. Tuğrul 1064 senesinde vefat ettiği zaman kurduğu devletin sınırları Ceyhun'dan Fırat'a kadar uzanıyordu. Yerine geçen Alparslan 1071'de Malazgirt ovasında Bizanslıları yenerek Anadolu'nun Türk ülkesi olmasını sağladı (Bkz. Malazgirt Zaferi). Bu zaferden Anadolu'nun fethine Kutalmış Bey'in oğulları memur edildiler. Kutalmışoğlu Süleyman Şah büyük zaferler kazanarak Üsküdar'a kadar geldi ve İznik'i hükümet merkezi yaparak Türkiye Selçuklu Devleti'ni kurdu. Süleyman Şah'tan sonra I. Kılıç Arslan I. Mesud ve II. Kılıç Arslan Türkiye Selçuklu Devletinin başına geçerek Türk Milletine büyük hizmetler verdiler. 13. yüzyılda Moğol istilâsı İran Horasan ve Mâverâünnehir taraflarında yaşayan âlimlerin hemen hepsinin Anadolu'ya gelmelerine sebep oldu. Bu istilâ Selçuklu Devletinin de ortadan kalkmasına yol açtı. Fakat çok geçmeden yüksek yaylalarda yaşayan Türkmen beyleri Anadolu'yu istilâcıların elinden kurtarmayı başardılar. Bu Türkmen beylerinden birisi de Osman Bey'di. 1299'dan itibaren gelişen Osmanlılar mânevî yapısı ve teşkilatı bakımından Selçuklu Türklüğünden devraldığı birçok değerlerle cihanın en büyük devletlerinden birini kurmaya muvaffak olmuşlardır.

Söğüt'te kurulan Osmanlı Devleti kısa zamanda Batı Anadolu'ya hakim olarak 1356'da Rumeli'ye ayak bastı. Bu geçiş çok mütevazı başlamakla birlikte şiddetli Haçlı mukabelesiyle karşılaşıldı. Fakat üstün vasıflara sahip Osmanlılar Haçlıları 1363'te Edirne civarında Sırpsındığı mevkiinde 1389'da Kosova'da ve 1396'da Niğbolu'da hezimete uğrattılar. Böylece devlet Rumeli'de sağlam bir şekilde yerleşti. Bu arada Anadolu'da yapılan ilhaklarla da genişledi ve Malatya'ya kadar uzandı. Niğbolu Zaferi Türk ilerleyişini durdurmanın mümkün olmadığını Hıristiyan Avrupalılara gösterdi. Hıristiyan Batı âlemine galip gelen Osmanlıların doğuda Timur Han'a mağlup olması Anadolu'daki birliği tekrar sarstı. Ancak Fetret Devri'nde sarsıntı Rumeli'den daha çok Anadolu'da meydana geldi.

Fetret Devrinden sonra devletin başına geçen ve "ikinci kurucu" olarak adlandırılan Çelebi Sultan Mehmed Han Osmanlı Devletini tekrar canlandırdı. Oğlu II. Murad Han 1444'te Varna ve 1448'de II. Kosova meydan savaşlarında Haçlılara karşı yeni zaferler kazandı. Osmanlılar bu suretle Anadolu'da Türklüğün ve kendilerinden önceki diğer İslâm devletlerinin maddî ve manevî mirasını toplayarak yeni bir medeniyet kurdular.

Türk tarihinde ilk defa olarak Osmanlıların merkezî bir devlet sistemi olarak ortaya çıkması büyük bir siyasî yenilik oldu. Gerçekte Osmanlı hanedanı diğer Anadolu beyleri gibi millî örf ve geleneklerini muhafaza ettiği halde devletin bölünemez kutsal bir varlık olduğunu kavramış şehzadelerin ve boy beylerinin siyasî hakimiyete ortak olmalarına imkân vermemiş ve bu sayede merkeziyetçi sağlam istikrarlı bir devlet ortaya çıkarmayı başarmıştı. Fatih Sultan Mehmed Han Anadolu beylerinin ve kendi içinde gelişen devleti sarsıcı hanedanların geriye kalanlarını bertaraf ederek merkeziyetçi otoriteyi daha da sağlamlaştırdı. Daima devlet birliği şuuruna bağlanan Osmanlı inancı bakımından Sultan II. Bayezid Han'ın; "Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki iki kişinin talebine tahammül edemez" sözü anlamlıdır.

Müslümanların birliğini sağlamak ve Anadolu'dan Şiî-Sâfevî propagandasını kaldırmak isteyen Yavuz Sultan Selim Han Şah İsmail üzerine sefer düzenledi. Şah İsmail'i saf dışı bıraktıktan sonra (Bkz. Çaldıran Savaşı) yıldırım hızıyla Mısır ordularını 1516 Mercidabık ve 1517 Ridaniye zaferleriyle mağlup etti. Bu zaferlerden sonra bütün Arap ülkeleri Osmanlı hakimiyeti altına girdi. Yıldırım hızıyla kıtaların fethini sekiz senelik saltanatına sıkıştıran bu büyük fatihin cihan hakimiyeti girişimine ve Avrupa'yı fethetmeye kararlı olması tabiiydi. Fakat ecel onun dünyayı tek ve yüksek nizama kavuşturmasına fırsat vermedi.

Kanunî Sultan Süleyman'ın yarım asır süren saltanatı Türk ve Osmanlı dünya barışı davâsının en yüksek ve kudretli devrini teşkil eder. Zamanında Türk ordusu 1526'da mutlak bir zafer kazandı ve Orta Avrupa yolu Türklere açıldı (Bkz. Mohaç Zaferi). Artık Osmanlı ordusu Orta Avrupa'yı çiğniyor Viyana'yı geride bırakarak Gratz Merburg Gunis gibi birçok Alman kentini fethediyordu.

16. yüzyılın sonlarıyla 17. yüzyılda Osmanlı siyasî gücü gibi sosyal düzeni de kuvvetini sürdürmüştür. Devlet; liyakat ahlâk maddî ve manevî disiplin ve çalışma üzerine kurulmuştu. Osmanlılarda şahsî meziyet ve yetenekten başka bir şeye değer verilmezdi. Herkes liyakat bilgi ahlâk ve seciyesine göre bir mevkie tayin edilirdi. ahlâksız bilgisiz ve tembel kişiler hiçbir zaman yüksek mevkilere çıkamazdı. Osmanlıların başarısının ve dünyaya hakim olmalarının hikmeti buydu.

17. asrın ikinci yarısından sonra devletin siyasî ve askerî kudretinde zaaf başlamış idarî ve ilmî müesseselerde bozukluklar meydana çıkmış bunun neticesinde gerileme başlamıştır. Anadolu'da çıkan ve memleketi harap ve perişan eden Kızılbaş teşvikli Celâlî ayaklanmalarını bastırmak için çok büyük gayretler sarfetmek ve uzun seneler uğraşmak gerekmiştir. Amerika'nın keşfinden sonra götürülen Afrikalı köleler nice zulümlerle Avrupalı zalimler için bol bol gümüş çıkardılar. Avrupa yoluyla Osmanlı ülkesine de bol miktarda giren gümüş fiyatları altüst etti. Gümüş olan Osmanlı akçesinin değeri düştü. Devletin düştüğü zor durumdan kurtarılması için zaman zaman hükümdar ve devlet adamlarının teşebbüsleri olumlu neticeler verdiyse de bilhassa yeniçerilerin çıkardığı isyanlar bunların devamlılığını baltaladı.

Türkler 17. asırda da Avrupa'ya medeniyet verici durumdayken 18. asırdan itibaren alıcı olmaya ve iktibaslar yapmaya mecbur bulunduklarını kabul etmişlerdir. 18. asrın başlarından itibaren tahta geçen padişahların hemen hepsi bu gerilemenin farkına varmışlar batıdan faydalanarak ıslahat yapmak istemişlerdir. Sultan II. Mahmud Han yeni düzenli bir ordu kurduğu gibi hükümet teşkilat ve usullerinde değişiklik yapmıştır. Bu faydalı yenilik hareketleri yanında siyasî bakımdan birçok felaket vuku buldu. Fransız İnkılabının ortaya attığı milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı ülkesinde ırkçılık şeklinde yayılması dış tahrikli Sırp ve Yunan isyanları Avrupa devletlerinin kendi çıkarları için olaylara müdahale ederek işi çıkmaza sokmaları Rusya'nın emperyalist ve geleneksel siyasetine uygun olarak savaş açması Mısır valisi Mehmed Ali Paşa'nın isyanları bu felaketlerin başlıcalarıdır.

Bütün bu karışıklıkların halli için çareler arayan Osmanlı padişahı II. Mahmud Han Avrupa'daki teknik ilerlemeden istifade niyetiyle hocalar getirtti. İlk defa 1834 yılında Avrupa'ya öğrenci gönderdi. Avrupa başkentlerinde daimî büyükelçilikler kurdu. Fakat Avrupa'ya gönderilen bazı öğrenciler fen alanındaki ilerlemeleri alacak yerde Hıristiyan Avrupalının köhneleşmiş ahlâkına talip oldular. Ahlâkî ve manevî değerlerini kaybederek Osmanlı ülkesine dönen bu öğrencilerin ilk işi kendilerini para ve kadınla elde eden Osmanlı düşmanlarının çıkarları için çalışmalara başlamak oldu. İngilizler tarafından yetiştirilip mason yapılan Londra büyükelçisi Mustafa Reşid Paşa II. Mahmud Han'ın vefatından sonra onaltı yaşında padişah olan Abdülmecid Hanı Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun (Tanzimat Fermanı) ilanına ikna etti.

Böylece 3 Kasım 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile yeni düzene ait esaslar belirlendi. Osmanlının isteklerinden çok Avrupalıların arzularına uygun olarak hazırlanan bu fermanda Türk ve Müslümanlardan çok Hıristiyan tebaanın çıkarı gözetilmişti. Tanzimat-ı Hayriye Fermanı denilerek yeni ve parlak bir devir açtığı iddia edilen bu fermanla Müslüman ve gayrimüslim bütün tebaanın ırz namus ve can güvenliğinin sağlanacağı vergi ve askerlik işlerinin düzenli bir usule bağlanacağı vaad ediliyor ve bu fermana dayanılarak çıkarılacak kanunlara saygı gösterileceği belirtiliyordu. Tanzimat döneminde hukuk askerlik eğitim öğretim ve yönetim alanlarında birçok değişiklikler yapıldı. Gülhane hattının eşitlik ilkesine rağmen askerlik mükellefiyetine yalnız Müslüman tebaa tâbi kılınarak gayrimüslimler muaf tutuldu.

Fransız İnkılabı sonucu dünyaya yayılan milliyetçilik fikirleriyle ülkede isyanlar çıktı. Neticede âsîlere idarî ayrıcalıklar ve özerklik verilmesi Avrupa'ya ilim için giden gençlerin Avrupa bilim ve siyaset adamlarının Türkiye ve Türkler hakkındaki olumlu ve olumsuz fikir ve kanaatlerini öğrenmeye başlamaları gibi bazı sebepler Osmanlı Devleti içindeki çeşitli kavimlerin millî şuur ve millî devlet fikirlerini güçlendirmiş ve çözülme hareketleri başlamıştır. Bunun yanısıra tebaanın önünde ve siyasî haklar konusundaki eşitliğini yeterli görmeyerek meşrutî bir idarenin kurulması için mücadeleye girişen ve Osmanlı düşmanı devletler tarafından desteklenen Genç Osmanlılar'da idareye karşı hoşnutsuzluk başgösterdi. Genç Osmanlıların fikirlerini paylaşan Midhat Paşa padişahın fikir ve icraatına muhalefet eden Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Rüştü Paşa birlik olup Sultan Abdülaziz Hanı şehit ederek Beşinci Murad'ı tahta çıkardılar. Beşinci Murad Han hastalığı sebebiyle üç ay sonra tahttan indirilerek veliahd Abdülhamid Ağustos 1876'da tahta çıkarıldı.

II. Abdülhamid Han'ın tahta çıktığı 1876 yılı Türk tarihinin gerçek dönüm noktalarından biri oldu. İçeride pek çok mesele vardı. Dışarıda ise Midhat Paşa'nın arzu ve isteğiyle Rusya ile bir savaş yaklaşıyordu. Avrupa devletlerinin Osmanlı hakimiyetindeki Hıristiyan tebaayı sürekli kışkırtmaları özellikle Balkanlar'da birkaç eyaletin kan ateş isyan ve huzursuzluk içine düşmesine yol açtı. Malî durum bir hayli zayıflamış Tanzimat'la verilen tavizlerle Osmanlı sanayii ve ticareti çökertilmişti. Ayrıca devletin coğrafî durumu yabancı istilâ ve müdahalelere açıktı. Türk olmayan eyaletler Avrupa devletlerinde olduğu gibi sömürge muamelesi görmediği anavatanın birer parçası sayıldığı halde dışa dayalı isyanlar durmak bilmiyordu. Devamlı dış baskılar ve bitip tükenmek bilmeyen savaşlar devletin kalkınmasını engelliyordu. Avrupa devletlerinin kendi çıkarları için tahrik ettikleri Ermenilerin özerklik elde etmek amacıyla ihtilalci komitalar kurarak ülkede olay çıkarmaya başlamaları devlet için ayrı bir meşgale oldu. Ayrıca Bulgar Yunan ve Sırp çetelerinin meydana getirdikleri olaylar devleti uğraştırdığı gibi yabancı müdahalelere de yol açtı.

Sultan II. Abdülhamid batı devletleri ve Rusya'nın her türlü baskıları karşısında devlet birliğini korumak için tek çıkar yolun Müslüman tebaayı din bağıyla bütünleştirmek olduğunu düşünüyor ve bu birliğin yalnız Osmanlı ülkesinde değili diğer Müslümanlar arsında da kurulmasına çalışıyordu. Ülkenin ekonomik kalkınmasına çok önem verdi. Ulaştırma ve haberleşme alanlarında ıslahat eğitim konusunda ciddî hamleler yaptı. İngiltere ve Fransa'nın dostluk ve yardımlarına güvenilmediğinden Alman dostluğuna önem vererek denge sağlamaya çalıştı. Zamanla Sultan Abdülhamid idaresine karşı doğan muhalefet Genç Türkler denilen kişiler tarafından ilerletilerek İttihat ve Terakkî Cemiyeti adı altında siyasî bir teşkilat kuruldu. Bunların baskısıyla 23 Temmuz 1908'de Meşrutiyet rejimi yeniden yürürlüğe konuldu. İttihatçıların tertibi ile 31 Mart Vakası olarak bilinen bir ayaklanma çıkarıldı. Hadiseyle ilgisi olmadığı halde Padişah bu bahaneyle tahttan indirilip yerine Beşinci Mehmed Reşat çıkarıldı. İktidara cemiyet yanlısı devlet adamları getirildi ve o zamana kadar idarî işlere karışmayan İttihat ve Terakkî Cemiyeti söz sahibi oldu. 1912'de başlayan Balkan Harbi'nde Osmanlı ordusunun yenilmesi üzerine Enver Bey'in başkanlığında küçük bir subay topluluğu Ocak-1913'te Bâbıâli'yi basarak sadrazam Kâmil Paşa'yı istifaya zorladı. Böylece İttihat ve Terakkî Cemiyeti devletin mukadderatını doğrudan eline aldı ve sonunda kötü bir âkıbete yol açtı.

Yeni iktidar zamanında felaketler birbirini takip etti ve devletin çöküşü hızlandı. Trablusgarp Balkan Savaşları ve nihayet ittifak devletleri safında girilen I. Dünya Savaşı devletin yıkılışının başlangıcı oldu. Savaş sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti baştan başa işgal edildi. Sultan Vahideddin bölünmüş parçalanmış hattâ işgal edilmiş bir devletin başına geçti ve bütün imkânsızlıklara rağmen İstiklâl Mücadelesini başlattı. Mustafa Kemal Paşa liderliğinde gerçekleştirilen şanlı Türk İstiklâl Savaşı sonunda 24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalandı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi.

Bugün Uzakdoğu'daki Sakalin Adalarından Batıdaki Balkan Adacığına kadar iki Avrupa kıtası büyüklüğünde bir alanda yaşayan Türklerin çoğunluğu Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile Çin ve İran hudutları içinde bulunmaktadır.

Türk Milletinin bağımsız millî devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bulunmaktadır.

Diğer taraftan 19. yüzyılda Rus işgaline uğrayan Orta Asya Türk Birlikleri uzun yıllar bu devletin sömürüsü ve zulmü altında kaldıktan sonra bağımsızlıklarını kazanmak için mücadeleye başlamışlar ve 1991'de bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bunlar Azerbaycan Kazakistan Kırgızistan Tacikistan Özbekistan ve Türkmenistan Cumhuriyetleridir.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:37 AM   #4
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Müslüman Türk Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

İlk Müslüman Türk devletlerinden olan Karahanlılar'da ülkenin doğusunu idare eden büyük hakana Arslan Han adı verilirdi. Onun hakimiyeti altında batı bölgelerini Buğra unvanını taşıyan diğer bir han idare etmekteydi. Sonra devlet merkezinde hakanlara vekâlet eden Erkan Sagun gibi unvanlar alan İligler ve tekin diye anılan şehzadeler geliyordu. Ayrıca bir danışma kurulu vardı.
Hükümdarlığı halife tarafından tasdik edilen Gazneli Mahmud sultan unvanını ilk defa kullanan hükümdar olarak bilinir. Daha sonra bu unvan bütün Müslüman devlet başkanları tarafından kullanılmıştır. Anadolu Türkmen beyliklerinde atabeyliklerde de sultan unvanı kullanılmıştır. İslamiyet'te devlet başkanı olan halife peygamberin vekili olduğu için bütün Müslümanların başı durumundaydı. Türk cihan hakimiyeti düşüncesi güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar dünyanın Türk hükümdarı tarafından idare edilmesi gerektiği esasına dayanıyordu. 11. asır yazarlarından Kaşgarlı Mahmud şöyle demektedir: "Allah devlet güneşini Türklerin burcunda doğdurmuş göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş Türkleri yeryüzünün hakimi yapmıştır."

Oğuz destanındaki ok motifi Göktürk Kitabeleri'nde zaptı düşünülen istikametlere önceden prenslerin tayin edilmesi Türk kültüründeki cihan hakimiyeti ülküsünün işaretiydi. Selçuklular Dandanakan Savaşı'nın hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada fütuhat yönlerini ve görev alacak başbuğları kararlaştırmışlardır. Malazgirt Savaşı ve Anadolu'nun fethi de cihan hakimiyeti ülküsünün bir sonucu idi.

Türk sultanları topluluklar arsında sosyal kültürel dînî müsamaha bakımından herhangi bir fark kabul etmemişler herkese eşit hak ve adalet tanımışlardır. Müslüman Türk devletlerinde çeşitli boylara mensup türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensup olanların kültürlerine dokunulmamıştır. Bu prensip Osmanlı Devleti devrinde de devam etmiştir. Türklerin İslam kültürünü tam anlamıyla benimsemeleri neticesinde İslamiyet Türkler için başlıca dayanak haline gelmiştir. Haçlı orduları Hıristiyanlık davasıyla harekete geçerek İslam ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra asırlarca süren bu batılı zihniyet karşısında Türkler için Müslümanlık en büyük güç kaynağı oldu. Böylece Türklüğü yükseltmek ve İslam'ı yaymak düşüncesi fetihleri Hıristiyan dünyasına dönük Osmanlı Devletinde en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

Müslüman Türk devletlerinde kendilerine bir bölgenin idaresi verilen hanedan üyeleri melik diye anılırdı. Bunlar yarı müstakil bir şekilde hareket ederlerdi. Bulundukları bölgede asıl devlet merkezindekine benzer bir dîvan kuruluşuna da sahiptiler. Ayrıca vezir ve askerî kuvvetleri vardı. Halife sultan ve kendi adlarına hutbe okuturlar bağlı olarak para bastırırlardı. Bu melikler merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlardı. Siyasî temasları veya giriştikleri savaşları asıl devletin ana siyaseti çerçevesinde yürütürlerdi. Ancak melik olmak ülkenin bir parçasını şahsî mülk haline getirmek ve onu kendi keyfine göre idare etmek değildi.

Hükümdarın vefatı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hâdiseler sonucu merkezde iktidar boşluğu olunca devlet bütünlüğü bozulmaya yüz tutar iktidara sahip olmak için şehzadeler birbiriyle mücadeleye girişirdi. Bu durum Selçuklu Devletinin daha uzun ömürlü olmasını önlemiştir. Ancak Osmanlılar bunu göz önüne alarak hakimiyetin bölünmemesini prensibini gerçekleştirip devleti altı asırdan fazla ayakta tutabilmişlerdir. Aynı husus Göktürkler'de İlteriş Kağan ile kardeşi Kapagan Kağan'ın çocukları arasında da görülmüştür.

Büyük Selçuklu Devleti zamanında Türk medeniyeti çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Selçuklu sultanları devleti adaletle idare etmeye büyük önem verirler ve devletin devamını bunda görürlerdi. Sultanlar haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenleri kabul ederlerdi. Halkın şikâyetlerini dinler devlete karşı işlenen suçlara bakan yüksek mahkemeye başkanlık yaparlardı. Saray teşkilatı doğrudan sultanın şahsına bağlıydı ve görevlilerin hepsi onun en güvenilir adamları arasından seçilirdi.

Türkler devlet kurdukları zaman Ortadoğu'daki kültür çevresinin en önemli unsuru din idi. İslam'ın emirlerinden biri de bu dini yaymaktı. Aslında cihad inancı Türklerin fetih düşüncelerine de uygun düşüyordu. Bu bakımdan bu yolda mücadeleye girişen Karahanlılar Mâverâünnehir'deki eski kültür merkezleri Buhara ve Semerkand'da yaptıkları gibi daha doğuda Balasagun ve Kaşgar'da İslamiyet'i yaygınlaştıran müesseseler meydana getirmişlerdi. İç Asya'nın dağlık bölgelerinden gelen Türklere Müslüman olmaları için hanlık arazisinde yer verilmişti. Karahanlı idarecileri en çok Uygurlar'ın Müslüman olmasını hedef almışlardı. Maniheist ve Budist olan bu Türk topluluğunun İslam'a kazandırılmasını istiyorlardı.

Gaznelilerde de devlet-halk birliğini sağlayan ilk unsur İslamdı. Gazneliler; Afganlılar ve Gurlularla çetin muharebelere girişerek onları İslam'a kazandırmaya çalışıyorlardı. Müslümanlık Sultan Mahmud'un oğulları ve Delhi sultanları vasıtasıyla daha da yaygınlaştırılmıştı. Anadolu'nun fethinde tam bir cihad havasına girilmişti. Bizans topraklarının kurtarılması gerektiği yolundaki İslam dünyasında mevcut genel kanaat Türk başbuğlarına güçlü bir manevî destek sağlamıştır. Böylece gelişen Türk birliği şuuru Haçlıların bütün gayretlerini boşa çıkardı. Moğol istilâsına da aynı güçle karşı konuldu.

Müslüman Türk devletleri Rafızîlik inancına düşen İranlılarla çok uğraşmışlardır. Türk sultanları siyasî birlik yanında manevî birliği de kurup yaşatmak gerektiğine inanmışlardı. Selçuklu sultanları Mısır Memlûk Devleti sultanları Delhi Türk Sultanlığı Türkmen beylikleri Atabeylikler Timurlular ve Akkoyunlular da aynı yolda yürüdüler. Fakat bu muazzam siyaset Moğol istilâsıyla ağır bir darbe yemiş Orta Doğu'yu işgal hareketine katılan Moğol idarecileri ve kitlelerinin büyük çoğunluğu putperest ve kısmen de Hıristiyan oldukları için Müslümanlara hiçbir din hürriyeti tanınmamıştır. Ayrıca Moğollar İslam dünyasında kendi hakimiyetleri uğrunda din adamlarına ve halka büyük zulüm ve işkence yapmışlardır.

Müslüman Türk devletlerinde din ve fen ilimlerinin gelişmesi için çok gayret harcanmıştır. Gazne Delhi kültür çevresinde tanınmış Türk âlimleri yetişmiş müspet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Trigonometrinin kurucularından Birunî ve İbn-i Türk Matematik ilminin doğudaki en önemli temsilcileri oldular. Çeşitli ilim dallarında yüz ondan fazla eser yazan Birunî Gazne sarayında yaşamış ve Sultan Mahmud'un Hind seferine katılmıştı. Matematik Coğrafya Jeoloji jeodezi astronomi ve trigonometri ile ilgili eserler yazan bu büyük bilgin bilim tarihinin dâhîlerinden kabul edilmektedir.

Karahanlılar devrine ait manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig Türk devlet düşüncesi kanun anlayışı hakimiyet telâkkisi ve siyasî görüşleri bakımından şaheserdir. 1060 yılında Balasagunlu Yusuf Has Hâcib'in Kaşgar'da yazarak Buğra Hana sunduğu Uygur ve İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser İslâmî devrin âbidelerindendir.

Selçuklular devrinde eğitim ve öğretim en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu dönemde sultanlar devlet adamları hatunlar ve tabiplerin gayretleriyle yeni müesseseler kurularak her biri tıp fakültesi mahiyetinde Kayseri Sivas Konya Divriği Çankırı ve Kastamonu'da hastaneler ve medreseler yapılmıştır.

Müslüman Türk devletlerinde büyük kısmı şaheser sayılacak derecede mîmarî kitabe hat tezhib süsleme minyatür çini halı kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır. Asya içlerinden Akdeniz'e Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan geniş sahada o devrin Türk devletlerinden kalma saray cami mescit imaret han hamam dârüşşifa medrese hanekâh türbe künbet şadırvan çeşme sebil kale sur ve mezar sandukası gibi binlerce sanat eseri günümüze kadar gelmiştir. Türkler bu çağda sanat dünyasına önemli yenilikler getirmişlerdir. Medrese ve medrese-cami mîmârîsi çift kubbe inşaatı silindir biçiminde bazen yivli yüksek ince minare tipi demet sütun sivri kemer pencerelerin katlar halinde sıralanması kubbe yapımında Türk üçgenleri dikdörtgen veya beş köşeli mihraplar bunların belli başlılarındandır. Yazı minyatür tezhib ve süslemede büyük hamleler olmuştur. Taş işçiliği kuyumculuk kakmacılık bakır işçiliği zırh kemer kalkan mineli cam yapımı seramik dokumacılık halıcılık ve döküm sanatının en zarif örnekleri verilmiştir. Bunların taşınabilir olanları halâ Türk ve dünya müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları ise Türkün ayak bastığı her yere açık hava müzesi görünümü verir.

Karahanlılar'da halk dili ve edebî dil Türkçe'ydi. Gazneli ve Harezmşahlar saraylarında Türkçe konuşulurdu. Delhi Türk Sultanlığında idareci tabaka ve ordu mensupları da Türkçe konuşuyordu. Selçuklularda da halkın ekseriyeti ile ordunun dili Türkçe idi. Bu devletlerde yazışmaların Farsça ve Arapça olması veya ilmî eserlerin bu dillerde yazılması İslâm dünyasının ortak dili olmasından kaynaklanıyordu.

Müslüman Türk devletlerinde Türkçe'nin önemini gösteren vesikalardan biri 11. asırda Kaşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta yazılan Dîvanü Lügati't-Türk'tür. Müellif bu eserini Türk olmayanların Türkçe öğrenme ihtiyacını karşılamak üzere yazdığını kaydetmektedir. Selçuklu teşkilatında çok önemli yeri bulunan atabeglik müessesesi Türklerin İslâm dünyasına getirdiği bir yenilikti. Osmanlılarda bunlara lala denmiştir.

Üç kıtanın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı Devleti Türk milletinin en büyük eserini Türk cihan hakimiyeti tarihinin de en yüksek siyasî teşkilatını temsil eder. Osmanlı Devleti siyasî istikrarı sosyal adaleti ve bünyesinin sağlamlığı kavimler ve dinler arasında kurduğu âhengi çok yüksek ve ince idare sistemi kudretli ordusu yüksek askerî tekniği geniş hukukî faaliyetleri ve nihayet edebiyat sanat ve mîmarîde ortaya koyduğu ihtişamlı eserleriyle de tarihte müstesna yerini almıştır. Osmanlı devri bu azameti hiçbir devlete nasip olmayan zengin yerli ve yabancı tarih kaynakları muazzam arşivleriyle çok geniş bir şekilde tetkik imkânlarını bahşetmektedir.

Osmanlı Devletinin bütün ülkeye yayılmış eğitim ve öğretim kurumları olduğu gibi gayrimüslim ve yabancıların da okulları vardı. Özellikle II. Abdülhamid Han zamanında ülkenin her köşesine aynı şekilde ve değerde liseler yapıldı. Bunların bazısı halâ açılış günlerinin tarihini taşıyan sağlam eğitim ve öğretim düzeyi yüksek olan Türkiye'nin en meşhur liseleridir. Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde öğrenci-öğretmen ve veli münasebetleri mükemmel olup hocaya saygı gösterilirdi. O da öğrencisine şefkatle muâmele ederdi. Okullarda bazı kaynaklarda ileri sürüldüğü gibi falaka ve dayak yoktu.

Osmanlılarda bütün dinî fennî sosyal ilimler ve teknik bilgiler kuruluşundan sonuna kadar her seviyede öğretilip uygulanarak yayıldı. Devletin kuruluşunda kurucuların etrafında Türkiye Selçukluları devrinde yetişen âlimler vardı. Osmanlılar devrinde yapılan mektep ve medreselerden yazılan kitap ve diğer eserlerin bazılarından imkânlar ölçüsünde halen faydalanılmaktadır. Eserlerin çokluğu ve tasnif edilememesi eldekilerin toplanamaması bir kısmının çalınarak Avrupa'ya ve diğer ülkelere kaçırılması bir kısmının Türkiye toprakları dışında kalması kültür eserlerimizin Osmanlılar devrinde akıllara durgunluk verecek düzeyde olduğunu göstermektedir. Ne yazık ki Osmanlı Türkçesi de bu eserlere paralellik göstermekte ve kelime hazinesi halâ bilinmemektedir.

Müslüman Türklerde Toplum Hayatı: Müslüman Türklerde sınıfsız bir toplum hayatı vardı. Köle vardı fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi. Âzad edilip hürriyete kavuşarak devlet kademesinde görev alabilirdi. Köylü hür olup serflik (toprağa bağlı kölelik) yoktu. Bütün dünya Müslümanlarını ilgilendiren halifelik makamı da 1516 yılından itibaren Osmanlı padişahları eliyle Türklere geçti. Osmanlılar devrinde Türklere ve gayrimüslimlere verilen kendi din ve dillerinde mabed ve okul açıp ibadetlerini yapabilme hürriyet ve hoşgörüsü günümüzün hiçbir liberal kapitalist komünist ve dikta rejiminin imkân tanımadığı ölçüde serbestti.

Müslüman Türklerde İslam ahlâkı hakimdi. Umumî kaideler dahil herkes İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik vakar büyüğe hürmet küçüğe şefkat vefa ve sadakat hayırseverlik cömertlik merhamet ve hoşgörü namus temizlik hayvan ve bitki sevgisi his kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi. Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi. II. Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis Constantinopoli adlı eserinde:

"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk'te vakar ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları olmasına rağmen aynı terbiyeyle yetişmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul'un Türk halkı Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan camiye girip Müslüman ibadetini seyredebilir. Size bakmazlar bile küstahça bir bakış değil sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek yolu tıkamak yüksek sesle konuşmak çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek ayıp sayılır..." demektedir.

Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregoryus Rus Çarı Aleksandr'a yazdığı mektupta Müslüman Türk'ün ahlâk ve seviyesini çok güzel ifade etmektedir. Bu ibret verici mektup şöyledir: "Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu hasletleri dinlerine bağlılıklarından kadere rıza göstermelerinden an'anelerinin kuvvetinden padişahlarına devlet adamlarına kumandanlarına büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları sürece de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri hattâ kahramanlık ve şecaat duyguları da an'anelerine bağlılıklarından ahlâklarının düzgünlüğünden gelmektedir. Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevî bağlarını parçalamak dinî sağlamlığı zayıflatmak gerekir. Bunun en kısa yolu millî gelenekleriyle maneviyatlarına uymayan yabancı fikirlere ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zahiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve onları maddî vasıtaların üstünlüğüyle yıkmak kolay olacaktır. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için yalnız harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hattâ sadece bu yolda yürümek Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden hakikatlerine nüfuz etmelerine sebep olabilir. Yapılacak şey hissettirmeden bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır."

Türkler Müslüman olduktan sonra her gittikleri yere adalet fazilet ve medeniyet götürmüşlerdir. Bugün medenî olduklarını söyleyen Avrupa ülkeleri medeniyeti Müslüman Türklerden öğrenmişlerdir.

Türk milletini ve devletlerini asırlarca ayakta tutan yaşatan büyük ve başlıca kuvvet inanç adalet iyilik doğruluk ve fedakârlıktır.

Türkler ve Spor: Büyük ve mükemmel devletler kuran Türkler millî tarihlerini askerî zaferlerle süslemişlerdir. Barış zamanlarında da çok iyi sporcu olmaları başarı sırlarından biridir. Bedenî kabiliyetlerinin üstün şekilde gelişmesi her cins harp silahlarını kullanmadaki maharetleri sayesinde çoğu zaman bire iki bire üç nispetindeki kalabalık düşmanlarına karşı parlak meydan savaşları kazanmışlardır.

Türklerin meşgul olduğu sporlar daima savaşla ilgilidir. Ata binmek cirit oynamak güreş okçuluk kılıç gürz ve matrak talimi hışt atmak koşu tokmak oyunu av gibi sporlar bunların başlıcalarıdır. Ata binmek çok eski çağlardan beri Türkler için yürümek kadar doğal bir şeydi. Türkler adeta at sırtında doğar ve at sırtında ölürlerdi. Orta ve Ön Asya'da yetişen cüsse itibariyle biraz küçük ancak yorgunluğa sıcak ve soğuğa her türlü eziyete sıkıntıya fevkalade dayanıklı çok süratli ve eğitilme yeteneği yüksek Türk atları sahiplerini Çin Seddi'nden Orta Avrupa'ya kadar şerefle taşımışlardır. Nitekim bütün Türk devletlerinde sefer gücünün esasını süvari teşkil etmiş ve bunlar savaşların kazanılmasında büyük rol oynamışlardır. Osmanlı Devletinde de gerek Kapıkulu süvarisinin ve gerekse Timarlı Sipahinin önemi çok büyük olduğu gibi vezir ve beylerbeylerinin kapı halkı hemen hemen tamamen atlıydı.

Ata ve biniciliğe çok önem veren Türkler eskiden beri at yarışları ve at üzerinde silah kullanma müsabakaları tertip ederlerdi. Cirit bunların en önemlisiydi. Cirit bir kol boyunda ucunda temren denilen demirden delici kısmı olan bir silah olup kurutulmuş kayın veya şimşir ağacından yapılırdı. Savaşta süvari hücum ettiği vakit ciridi düşmana fırlatırdı. Ciridi uzun mesafeye atmakta Türkler pek hünerli olup görenler hayrette kalırdı.

Güreşse Türklerin çok eski millî sporuydu. Göğüs göğüse yapılan savaşlarda güreş bilenin daima üstün çıkacağı kuşkusuz olduğu için bu spor dalı Türkler arasında çok rağbet görmüş ve gelişmiştir. Türklerin asıl millî güreşi yağsız karakucak güreşi idi. Sonraları Rumeli'ye mahsus olan yağlı güreşlere de yer verilmiştir.

Okçuluk Türklerin ünlü sporlarındandır. Çok eski zamanlardan beri harp sahasında kendileriyle karşılaşanlar Türklerin ok atmadaki ustalıklarından hayranlıkla söz etmişlerdir. Türkler kısa fakat çok kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyade ve gerekse süvari olarak kullanmakta emsalleri yoktu. Süratle giden bir atın üzerinden hedefe isabetli ok atarlardı. Okmeydanı'nda kurulan meşhur kemankeşler ocağı 15 ve 16. asırlarda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir. Bu arada lodos poyraz gündoğusu batı kıble karayel yıldız gibi yönlerde esen rüzgârlara atılan kamış ve tahta oklarla kurulan menziller yani kırılan rekorlar erişilemeyecek kadar yüksektir.

Türkler kılıç kullanmakta da ustaydılar. Bu şimşirbazlık denilen bir sporun yani bugünkü eskrim sporunun doğmasına sebep olmuştur. Türk kılıçları başlıca yatağan ve pala olmak üzere iki kısımdı. Yatağan yeniçeri silahlarından olup meşhur kıvrık Türk kılıcıydı. Pala ise daha ziyade bahriye askeri ve süvariler tarafından kullanılırdı. Pala düz genişliği ucuna doğru biraz artan ve bu yüzden hafifçe öne kıvrık gibi görünen bir silahtı. Türklerin gürzleri de ünlüydü. Bunlar yekpare saplı veya zincir saplı olurdu. Spor için ise somak veya mermer gürz kullanılırdı. Talim gürzleri ikiyüz okka (256.5 kg) kadar olurdu. Bununla müsabakalardan önce çok idman yapılırdı. Gürz sağ ve sol elde değişik yönlerde belli kaidelerle çevrilip sallanarak kaldırılıp indirilerek kullanılırdı.

Türklerin en dikkat çeken sporu muhakkak ki tokmaktır. Bu oyun bugünkü futbolun babası olup Orta Asya'da çok makbul bir spordu. Meşhur Ali Kuşçu'nun kısaltarak Türkçe'ye çevirdiği Tarih-i Hata ve Hoten adlı aslı o taraflara giden İranlı bir tüccar tarafından yazılmış eserde; Türklerin öküz ödünü şişirip ayak topu oynadıkları yahut ata binerek değnekle bu topa vurmak suretiyle müsabakalar düzenledikleri nakledilmektedir. Tokmak aslında tabanı kösele olmayıp üstü gibi deriden yapılmış kısa konçlu bir çeşit çizmenin adıdır. Öküz ödünden yapılmış top oynanırken ayağa bu giyildiği için adına tokmak oyunu denilmiştir.

Bütün bu sporlarda muvaffak olmanın en büyük ödülü kazanılan nam ve şandı. Bu sporlar Türk milletini ve özellikle askerî kuvvetleri güçlü çevik mahir meşakkate dayanıklı iyi silahşor soğukkanlı mükemmel savaşçılar haline getirmiş onlar da kendilerini her zaman zaferden zafere götüren bu hassalarını muhafaza için sulh zamanlarında da talim ve sporu terk etmemişlerdi. İdmanlarını her zaman seve seve yapan Türkler bu sayede iyi bir spor terbiyesine ve bunun temin ettiği maddî ve manevî faydalara sahip olmuşlardır.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:41 AM   #5
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Büyük (Asya) Hun İmparatorluğu
Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda Çin'de kurulan Chou devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş hükümdar sülalesinde Gök dini Güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla askerî kuvvette harp arabalarının bulunması ve devletin daha çok Türklerle meskûn bölgede (Şensi Batı Şansi Kansu) kurulmuş olması çeşitli ilim dallarından bazı bilginleri (F. Hirth B. Karlgren Ed. Chavannes J. C. Anderson R. Wilhelm W. Eberhard vb.) bu hanedanın aslen Türk olabileceği veyahut devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir. Bununla beraber aslında daha ziyade Türk kültürü tesiri fazla belirli bir Çin devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine ait bu faraziye kesinlik kazanıncaya kadar Asya Türk tarihini Hunlarla başlatmak yerinde olacaktır.
Çin kaynaklarında M.Ö. 4. asırdan itibaren Türklerle birlikte Moğol Tunguz soyundan bazı grupların başındaki "Kuzey Barbarları Hanedanı"nı belirlemek üzere Hiungnu (Hsiungnu) diye anılan kütlenin hangi soydan oldukları hakkında türlü görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerde eskiden Çin kaynaklarının Hiungnularla ilgili olarak verdikleri örf adet ve ekonomik faaliyetlere ait iyi incelenmemiş bilgi dikkate alınmış son zamanlarda ise hayli ilerleyen dil ve kültür araştırmaları esas teşkil etmiştir. Bunlara göre Hiungnular Türk'tür (J. De Guignes 1757; J. Klaproth 1825; F. Hirth 1899; J. Marquart 1903; P. Pelliot 1920; 0. Franke 1930; Gy. Nemeth 1930; McGovern 1939; R. Grousset 1942; W. Eberhard 1942; B. Szasz 1943; L. Bazin 1949; F. Altheim 1953; H.V. Haussig 1954; W. Samolin 1958; 0. Pritsak 1959; G. Clauson 1960 vb.). K. Shiratori önce Türk kabul etmiş sonra da Moğol olduklarını söylemiştir. L. Ligetiye göre Hiungnuların kimliğini tespit etmek müşküldür. A. V. Gabain Türk-Moğol karışımı oldukları fikrindedir. Her ne kadar Hiungnuların büyük imparatorluğunda Türkler yanında Moğol Tunguz vb. yabancı kavimlerin de yer almaları tabiî ise de devleti kuran ve yürüten asıl unsurun Türk olduğunda şüphe yoktur. Bu devlette aslında orman kavmi olan Moğol ve Tunguz değil Türk bozkır kültürü hakim olup Gök Tanrı'ya inanılıyor (aslında totemci olan Moğollara "Tanrı" sözü sonra Türklerden intikal etmiştir); aile "baba hukuku" üzerine kurulu bulunuyordu.

Nihayet Hiungnu devletinde idareci zümre ve hanedanın dili Türkçe idi. Siyasî ve kültürel münasebetler vesilesi ile Çin yıllıklarında Hiungnu dilinden zapt edilen Tanrı kut börü il (el) ordu tuğ kılıç vb. kelimeler Türkçe olup Türk dilinin en eski yadigârlarındandır. Ve nihayet devletin sahipleri kendilerine Türkçe'de "kavim halk" manasında olan "Hun" (Khun=/tü/ı) diyorlardı. "Hun" adı bir görüşe göre M.Ö. 1. bin başlarında "Kwan Gun" 5. asırdan önce "Kun" 4. ve 3. asırlarda ise "Khun" telaffuz edilmişti. Ağırlık merkezinin Orhun-Selenga ırmaklan ve Türklerce kutlu ülke sayılan Ötüken havalisi Orhun ırmağı üzerindeki Karakum ile Ordos bölgesi arasında bulunduğu anlaşılan Hun siyasî birliğinin kesin tarihini M.Ö. 4. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmaktadır. Hunlarla ilgili en eski yazılı vesika olarak M.Ö. 318 yılında yapılan bir anlaşma zikredilmiştir. O zaman Chou iktidarının zayıflaması sonucu meydana çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin mücadele sahası olan Çin'de birbirleri ile savaş halindeki bu feodal "muharip devletler"den Ch'in (Ts'in)'in gittikçe kuvvetlenmesinden endişelenen komşu beş "krallık" (derebeylik) zikredilen yılda Hun birliği (Hiungnu) ile ittifak antlaşması yapmıştı. Hunlar daha sonra Çin topraklarında baskıyı artırdılar. Mahallî hanedanlar uzun müdafaa savaşları sırasında korunmak maksadı ile meskûn sahaları ve askerî yığınak yerlerini surlarla çeviriyorlardı. Chou'lardan iktidarı M.Ö. 256'da tamamen devralan Ch'in devletinin (Şensi'de) ünlü hükümdarı Shihhuangti (M.Ö. 247-210) kuzey taarruzlarına karşı sınırlarını büsbütün kapamak için surların iç kısımlarını yıktırarak elde ettiği malzeme ile dış surları birbirine bağlamak ve boş yerleri tamamlatmak sureti ile meşhur Çin Seddi’ni (15 m. yükseklik 9 m. genişlik düz bir hat halinde uzunluk:1845 km.) meydana getirdi (M.Ö. 214). Böylece Çinlilerin en tesirli korunma tedbirini aldıklarına kanaat getirdikleri bu sırada iki mühim hadise vukua geldi: Çin'de uzun müddet dirayetli imparatorlar yetiştiren Han sülalesinin (İlk Han M.Ö. 206-M.S. 22 İkinci Han M.S. 24-220) kurulması ve Hun devletinin başına da Mo-tun'un (veya Maotun Mavdun; eski okunuşlar: Moduk Meitei Mote Mete) geçmesi (M.Ö. 209).

Çin kaynaklarında Hunların Tuku (=Türk?) adlı aile veya kabilesine mensup olduğu bildirilen Mo-tun (Beğtun) kendi oğlunu tahta getirmeyi tasarlayan üvey anasının teşviki ile babası T'uman tarafından tahttan mahrum bırakılması teşebbüsü karşısında emrindeki demir disiplin altında yetiştirilmiş 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Tuman'ın öldürülmesi üzerine Hun hükümdarı ilan edilerek (M.Ö. 209-174) Hun dilinde "imparator" manasında "sonsuz genişlik yücelik ululuk" ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 asır kadar kullanılan Tanhu (türlü okuyuşlar: Tanju Jenuye Şanu ve son olarak aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Şanyü Şany) unvanını aldı. Devletini yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadıkları anlaşılan Tunghuların (doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği) ısrarla toprak talepleri karşısında savaş açarak onları perişan etti. Böylece hakimiyetini kuzey Peçili'ye kadar genişlettikten sonra Orta Asya'da Tanrı dağları Kansu havalisindeki Hind-Avrupa menşeli sanılan Yüeçileri (Yüehch'ih) mağlup etti (M.Ö. 203). O sırada Hun devleti "Sol Bilge eligi"nin Shangku'da "Sağ Bilge eligi"nin Shangkün'de (Şensi) ikamet ettiği tahmin edildiği bu dönemde Mo-tun daha sonra Çin topraklarına yöneldi 3 yıl kadar sürdüğü anlaşılan (201-199) bu savaşlarda Mai Taiyuan bölgelerini zapt etti. Han sülalesinin kurucusu imparator Kaoti'nin (M.Ö. 206-195) 320 bin kişilik ordusunu Paiteng'de bozkır usulü sahte ric'at gösterisi (Turan Taktiği) ile çember içine aldı. İmparator bozkır bölgelerinin Hun devletine terki yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu. Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletlerarası mukavele olduğu belirtilen bu antlaşma (M.Ö. 201) gereğince Mo-tun'un bir Çin prensesi ile de evlenmesi sonucu Çin ile dostluk havası içinde imparatoriçe Lü (M.Ö. 195-179) ve imparator Wenti (M.Ö. 179-157) zamanlarında da devam etmiş olan ticarî münasebetler geliştirilirken Mo-tun Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Tingling'ler bazı Ogur (Hochieh = 0k'ue) kollan ile meskûn araziyi kuzey Türkistan'ı zaptetti ve oradaki Yüeçi'lerin komşusu Wusun'ları himayesine aldı. Bu suretle Büyük Hun hükümdarı o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soyundan hemen bütün toplulukları kendi idaresinde tek altında toplamış oluyordu. İmparatorluk sınırlarının doğuda Kore'ye kuzeyde Baykal gölü ve Ob İrtiş İşim nehirlerine batıda Aral Gölüne güneyde Çin'de Wei ırmağı - Tibet yaylası - Karakurum dağları hattına ulaştığı bu tarihlerde Hunlara tabi olanlar arasında Moğollar Tibetliler Tunguzlar ve Çinliler de vardır. Mo-tun tarafından Çin hükümetine gönderilen M.Ö. 176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre yalnız İç Asya'da Türk devletine bağlı kavim ve şehir devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi Tanhu'nun ifadesi ile "yay geren"lerle "tek bir aile" halinde birleşmişlerdi.

Mo-tun M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman sivil ve askerî teşkilatı iç ve dış siyaseti dini ordusu harp tekniği ve sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan tarihi kesin ilk Türk siyasî teşekkülü olan "Büyük Hun Devleti" kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Görüldüğü üzere bu devlet idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık daha ziyade otlağı bol besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at olmak üzere hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da toprağa bağlı "köylü" kültüründeki geniş arazi sahibi Çin "gentry" tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve devlet bu kabile birliklerinin (budunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği yapmalarından doğuyordu. Devlet bu kuruluşu icabı ve bilhassa ordunun Mo-tun tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir "askerî teşkilat" niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak at ve silah) hazır olduğu için de fütuhata açıktı. Bu yönden de "köylü" Çin devletinden ayrılıyordu. Çin'de esas rejim "feodalite" olduğu halde Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri hep Hun asıldan oldukları gibi devlet teşkilatının da (mesela sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu. Mo-tun tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10'lu tertip de Türk idi. Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng'de imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mo-tun'un Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. İnanç yönünden de ne Moğol totemciliği ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunan bozkır Türk Gök-Tanrı itikadındaki Hun devletinin meydana gelişinde "Çin imparatorluğu"nun model olduğuna dair yaygın görüş normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında doğru sayılmamalıdır. Zira bu düşüncenin gerekçesinde ileri sürülen "Hiungnu hükümdarının tıpkı Çin imparatoru gibi Gök'ün (Tanrı'nın) oğlu olarak görünmek ve Çin'dekine benzer saray erkânına sahip olmak lüzumu" Hun devleti için zarurî değildi. Önce devlet Çin topraklarında değil "Hiungnu"lar sahasında kurulmuştu; dolayısıyla Çin meşruiyet prensiplerini bu devlette aramakta isabet yoktur. İkincisi Mo-tun'un "Gök'ün oğlu" diye bir unvan takındığı şüphelidir çünkü onu tavsif eden: T'engli Koto (aynı Çince işaretin bugünkü söylenişi ile Ch'engli kut'u) tabirindeki şimdiye kadar "oğul" manasına geldiği sanılan ikinci kelimenin "kut" (siyasî iktidar) demek olduğu anlaşılmıştır. Üçüncüsü Çin devletinde "Gök'ün oğlu" kavramı da aslen Çin değil Türk menşelidir. Bütün bunlardan dolayı Mo-tun zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti etnik yönden ve hakimiyet anlayışı sosyal yapısı idarî ve askerî kuruluşları (sosyo-politik üniteler devlet meclisi = toy sağ sol teşkilatı bilge elig'ler vb.) dini ve dünya görüşü ile Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:42 AM   #6
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Mo-tun'un oğlu tanhu Kiok (Chiyü /Kök?/ veya Laoshang M.Ö. 174-160) Hun İmparatorluğunun bu büyüklüğünü muhafaza etmeğe çalıştı. Yurtlarından oynattığı Yüeçilerin Afganistan'a giderek Baktria (Belh) bölgesinde vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166) kalabalık ordusu ile Çin'e girerek başkent Ch'angan yakınındaki imparator sarayını yakan Kiok bu seferdeki gayesine uygun olarak Çin ile iktisadî ilişkilerini dostane bir şekilde sürdürmek için bir Çin prensesi ile evlendi. Şüphesiz Çin sarayı ile devam ettirilen akrabalık siyasî mahiyette bir davranıştan ibaretti. Fakat bu suretle ileride Çin ile temas halindeki hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek olan bir çığır derinleştirilmiş oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu yakınlaşmalar her zaman Çin hile makinesinin harekete geçmesi için fırsat teşkil etmekte idi. Hun merkezinde Çinli prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar Türkler ve tâbi kavimler arasında kötü propaganda yapıyorlar devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği lüks zevki yolu ile rehaveti arttırmakta idi. Kiok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfî durumlar onun oğlu Künçin (Chünch'en) zamanında (M.Ö. 160-126) gerçek bir huzursuzluk kaynağı olarak kendini gösterdi. Keza Han sülalesine damat olan bu tanhu babası ve dedesi ölçüsünde dirayetli ve asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinlilerin bu devirde (imparator Chingti 157-141) sınır boylarında ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa imparator Wuti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti. Propagandayı arttırdı. Gayelerinden biri de Çin için büyük gelir kaynağı olan ipeğe batı bölgelerinde yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur "İpekyolu"nu emniyet altına almaktı. Dolayısıyla Orta ve Batı Asya'da yabancıların kudretini kırması lâzımdı. Bilindiği gibi aşağı yukarı M.S. 1. bin sonlarına kadar Türk-Çin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur. Wuti'nin İpekyolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve Hunlara karşı onlarla işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli bir asker olan Çangk'ien'in (Changch'ien) gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından bir süre gözaltında tutulmasına rağmen buralarda geçirdiği uzun müddet içinde (M.Ö. 138-126) edindiği bilgiyi temaslarını ve hükümete tavsiyelerini ihtiva eden mühim rapor imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu arada Çinliler çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdi ki o da ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile teçhiz etmeleri idi. Daha Mo-tun'dan çok önceleri 318 andlaşması ile ilgili olup Hunlara karşı askerî gücünü takviyeye çalışan Chao (Şansi'de) krallığında Wuling (M.Ö. 325-298) zamanında başlayıp daha sonra Kuzey Çin'de feodal hükümetlerin yerini alan büyük Ch'in devletinin imparatoru Shihhuangti zamanında hızla devam eden bu askerî ıslahat hareketleri Han imparatoru Wuti'nin kumandanlarından Weits'ing ile Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K'üping tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı. M.Ö. 127-117 yılları arasında Ordos'daki Hunlara karşı kazandıkları zaferler Hun ağırlık merkezinin Gobi'den kuzeye Orhun nehri bölgesine kaymasına sebep olmuştu.

Hunlar artık eskisi gibi değildiler. Akınları duraklamış bilhassa Tanhu Tsütihoü (Chut'eho) zamanından itibaren (M.Ö. 101-96) 40 yıl devamınca zengin güneybatı topraklarının (Tanrı dağları Cungarya Turfan Yarkent Kuça vb.) düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmış o zamana kadar Çin'den vergi ve hediye olarak sağlanan malî destek kesilmişti. İç huzursuzluk idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen kesif Çin propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Hun prenslerinin birbirleri ile olan anlaşmazlıkları mücadeleyi şiddetlendirdi. İktisadî darlık ve askerî güçsüzlük karşısında maddî yardım temin edilir düşüncesi ile çıkar yol olarak Tanhu Hohanyeh'in (M.Ö. 58-31) Çin himayesini isteme meyli durumu büsbütün karıştırdı. Sol Bilge eliği (Sol kanat kralı) olan Çiçi (Chihchih Tsitki) bu kardeşinin tanhuluğunu tanımadı. Mesele Hun devlet meclisinde (Türkçesi: toy) ağır münakaşalara yol açtı. Hohanyeh'in teklifi; istiklâlin feda edilmesini "gülünç ve utanç verici" bir davranış sayan ve kendilerinden ülkenin devralındığı atalara karşı hürmetsizlik kabul eden Çiçi taraftarlarınca reddedildi. Tanhu'nun fikrinde direnmesi Hunları ikiye ayırdı (M.Ö. 55). Devlet birliğinin parçalanması ile Çin üzerindeki Hun tehdidi ortadan kalktığı için Doğu Asya tarihinde bir dönüm noktası olan bu yıllarda Hun prensleri arasında iyice alevlenen açık mücadele sonunda rakiplerini mağlup bu arada tanhuluk merkezini de işgal ederek Hun imparatoru durumuna yükselen Çiçi karşısında Hohanyeh kendine bağlı kütlelerle birlikte desteğini sağladığı Çin'in kuzeybatı sınır bölgesine (Ordos Pingçu) çekildi (M.Ö. 54).

Devletini güçlendirmek ve iktisadî imkanlara kavuşturmak bakımından hakimiyetini batıya doğru yaymağı uygun gören Çiçi Tanhu M.Ö. 51'de harekete geçti. Önce Tanrı Dağları kuzeyi Isık Göl havalisindeki Wusun'ların mukavemetini kırdı; Tarbagatay bölgesindeki Ogurları daha kuzeydeki Kırgızları ve İrtiş etrafındaki Tingling'leri tabiiyetine aldı. İki yıl içinde kazandığı bu başarılardan sonra Wusun akınlarının tedirginliğinden kurtulmak isteyen Kangkü (Çu Güney Kazakistan bozkırı Maveraünnehir) kralının arzusu üzerine bu devleti himaye etmek vesilesi ile Aral Gölüne kadar bütün batı bölgesini idaresi altına alarak geniş Orta Asya Hun İmparatorluğunu ihya etti. Çiçi hükümetinin kuzey Moğolistan'daki ağırlık merkezini de Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak orada etrafı surlarla çevrili yeni bir başkent inşa ettirdi (M.Ö. 41) ki böylece mevkii dolayısıyla İran Afganistan Hindistan Doğu ve Orta Avrupa kıtaları bakımından Asya tarihinin bundan sonraki gelişiminde sürekli tesiri görülecek olan Türkistan sahasına Türk halkının iyice nüfuzunu sağlamış oluyor (Batı Hunları) ve Fergana Baktria (Belh) havalisini kendine bağladıktan sonra Çin kaynaklarına göre Ansi bölgesini yani güneybatı sınırları ta Anadolu'ya kadar uzanan Parth İmparatorluğunun kuzeydoğu kısmını zaptetmek için planlar hazırlıyordu.

Fakat Çiçi'nin hakimiyeti uzun sürmedi. Topraklan çok genişti ve Hun devleti bu bölgelerde henüz iyice yerleşmiş idarî nizamı kurmuş tâbi kütleler ve komşuları ile normal münasebetlerini geliştirmiş değildi. Çiçi'nin harekâtını adım adım takip eden Çin Wu'sun'ları Kangkü devletini kendine çekmeği bildi ve derhal saldırıya geçti. Etraftan aldıkları yardım ve 70 bin kişi civarındaki orduları ile baskın şeklinde Hun topraklarına girerek süratle ilerleyen Çinliler tarafından kuşatılan Talas ırmağı üzerindeki surlu Hun başkenti tamamıyla tahrip edildi (M.Ö. 36). Başkentte hayrete değer bir müdafaa yapılmış sokaklarda kanlı savaşlar verilmiş hatta tanhuluk sarayı içinde oda oda çarpışılmış ve Çiçi oğlu ve hatunlar dahil saray mensuplarından 1518 kişi ellerinde kılıç devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.

Çiçi'nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43) devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden fakat M.Ö. 36'dan itibaren tekrar Çin tâbiliğine giren Hohanyeh'e (ölm. M.Ö. 31) bağlı kütleler onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M.S. 18-46) Çin'e karşı istiklallerini elde ederek doğuda Mançurya'ya batıda Kaşgar'a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu'nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu'nun oğlu Tanhu P'unu'ya karşı mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen Pi'nin (P'unu'nun yeğeni) orada kendini tanhu ilan etmesi hadisesi (M.S. 48) Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya Dış Moğolistan'da) ve Güney Hunları (Güney veya İç Moğolistan'da).

Böylece M. 48'de ayrı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka Güney Sibirya Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya'da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de Kuzey Hun Devletinin idaresinde idi. Dolayısıyla siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun İmparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin Hunlara bağlı doğudaki Moğol-Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış bunların sürekli baskıları neticesinde Hun Devleti Doğu Moğolistan'da kontrolü kaybederken batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple en tesirlisi Yarkent Krallığı olmak üzere Şanşan (Loulan Lobnor'un güneyi) Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (46-60 yılları). Hun Devletinin buralarda bilhassa Çin'in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien'in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra yeniden baskı altına aldığı Çin'i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin'i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekâtla Hun Devletini çökertmek hazırlığına sevk etti. İmparator Mingti (58-75) Ç'engti (75-89) ve Hoti (89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç'ao'nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk'ü'ye kadar (Kaçgar Hami Yarkent Hoten dahil) sayısı 50'yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için iktisadî yönden önemli şehir Çin idaresine geçti. Bilhassa 73-74 89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç-Asya'da hakimiyetlerini kaybederken doğuda da Sienpi'lerin hücumlarına (en şiddetlisi 89-91 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun Devleti son tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen kuvvetten düştü durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini Güney Sibirya'ya ve Cungarya'ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi'lerin hükümdarı Tanshihhuai (aş. yk. 147-156) tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında) toprakları düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler 91'de ve 155'e doğru) Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler batıya çekilmişlerdi ki bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.

M. 48'den beri Çin sınır bölgesinde yaşayan ve kuzeyden gelecek saldırılar için Çin'in ileri karakolu bir tampon devlet durumunda olan Güney Hunları da pek huzurlu değildi. Kukla tanhulara karşı Hun kabileleri sık sık başkaldırıyorlardı. 94 124 ve 140 yıllarında görülen ayaklanmalar güçlükle bastırılmış bunları 153 158 isyanları takip etmişti. Bu senelerde Kuzey Moğolistan'ı işgal eden Sienpi'ler güneye doğru baskılarını artırarak Hun devleti için tehlikeli olmağa başladılar (177'den itibaren). 188'de Çin hükümetince tayin edilen tanhunun tamamen Çin'e teslim olma kararı üzerine Hunlar tarafından öldürülmesi devleti başsız bıraktı. Kabileler diğer tayinli iki tanhuyu da tanımadılar ve dağınık kabile hayatına döndüler. Son tanhunun Çin başkentinde hapsedilmesi ve ülkenin 5 eyalete bölünerek Çinli askerî valilerin gözetimine verilmesi ile Güney Hun Devleti de sona erdi (M. 216).

Bununla beraber Sienpi baskısı yüzünden bilhassa 3. yy.'ın 2. yarısında güneye gelmek suretiyle Çin'de sayıları gittikçe artan Hunlar Çin idaresi altında ve Çinli halk arasında varlıklarını korumayı bildiler. Çin'de Han sülalesi iktidarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde (180'den itibaren) birbirleri ile mücadeleye girişen generallerin tutumu büyük değişiklik meydana getirmiş siyasî birliğin parçalanmasına yol açmıştı ("16 Devlet" devri). Sui hanedanının birliği ihya ettiği 589 yılına kadar süren bu devrede Türk kütleleri başta Tabgaç (Wei) sülalesi olmak üzere müstakil devletler kurmuşlar ve Han iktidarının son bulması ile M.S. 220'lerde tekrar sahnede görünen Güney Hun kabile başbuğlarının idaresinde nüfuzlarını artırarak zamanla hemen bütün Kuzey Çin'i Türk hakimiyetine almayı başarmışlardı. Bunu sağlayan kuvvet yukarıda zikredilen asî generallerden biri olan Ts'ao Ts'ao'nun savaşlarında yardımları olduğu için Şansi bölgesine yerleştirdiği 19 Hun kabilesi idi. Kalabalık olan ve her fırsatta Çin idaresine başkaldıran (meselâ 271 294 296 yıllarında) bu Türk kütlesi millî benliğini koruyor ve eski tanhu ailesi mensuplarına karşı saygı beslemeye devam ediyordu.

19 kabileden biri T-opa (Tabgaç) biri de büyük Tanhu Mo-tun ailesinin indiği Tuku veya T'uko idi. Hun Tuku (T'uko) başbuğu eski tanhular neslinden ve Hun elig'lerinden olan Liu Yüan (Liu bu devirde Tuku ailesine Çinlilerin verdiği addır) çetin bir hürriyet mücadelesi verdikten sonra dikkat çekici bir siyasî kavrayışla 500 sene önceki atalarının eski Han sülalesi ile olan dostluklarını ve "kardeş"liklerini de ileri sürerek ve hatta kendi sülalesine "Han" adını vererek bu Çin bölgesinde (merkez: P'ing ç'eng) Türk devletini kurmağa muvaffak oldu (304-329. 1. Chao). Çin başkenti Loyang'ı zapt etti (311). Kendisinden sonra Çin'in öteki başkentini de ele geçiren kardeşi Liu Ts'ung'un geliştirdiği bu siyasî hakimiyet şuuru; idare başbuğ aileleri arasında el değiştirmesine rağmen devam etti (başlıca Hun sülaleleri: 2. Chao: 329-351 Hsia: 407-431 Kuzey Liang: 401-439 ve bunun devamı: Lou-lan krallığı 442-460; Turfan civarında). Aynı şuur Tsükü (Chuch'ü) Mengsün tarafından kurulmuş olan son Hun devleti "Kuzey Liang"ın 439 yılında Tabgaç hükümdarı T'aivvu'nun baskısı ile başkent Gutsang işgal edilerek yıkılması üzerine buradan kaçıp kurtulduğu anlaşılan Türk Açına [Asena Bozkurt] ailesinin temsil ettiği büyük Göktürk Hakanlığı'na ulaştı.

Çin sahasında Hun adı altındaki siyasî hayatları böylece tarihe karışmakla beraber M.Ö. 1. asırda Çi-çi iktidarının yıkılması neticesinde etrafa dağılmış olarak Sogdiana'nın (Seyhun-ötesi) doğusunda Kafkaslar'ın kuzeyinde hatta Dinyeper nehri civarında ve bilhassa Aral Gölünün doğu bozkırlarında varlıklarını devam ettiren Türk kütleleri oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asır sonlarından 2. asrın yarısına kadar doğudan gelen Hun kalıntıları ile çoğalmışlar ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlerini artırmışlardır. Bunların büyük ihtimalle iklim değişikliği yüzünden veya son yıllarda gelişen yeni bir görüşe göre 110-350 yıllarında doğudan gelen Uar-hun baskısı karşısında batıya yöneldikleri ve sonra Avrupa Hun İmparatorluğu'nu kurdukları anlaşılmaktadır. Bu kütlelerin batıya Sibirya’ya doğru Çin sahasından uzaklaşmalarından dolayı haklarında 2 asır gibi uzun bir süre yazılı bilgi bulunamadığı gerekçesine dayanılarak Hiungnularla aynı kavim sayılamayacakları yolundaki bazı iddialara rağmen Atilla zamanında bütün Avrupa'da Türk hakimiyetini gerçekleştirenlerin bu Asya Hunları neslinden oldukları çeşitli vesikalarla belgelenmektedir.

Askerî Teşkilat

Sadece hafif zırhla korunmuş ve tamamı atlı okçulardan oluşan bir ordunun nasıl bunca orduları yok ettiği ve hattâ iyi eğitimli tam zırhlı ve yüksek tecrübeli Roma lejyonlarını yendiği ilk bakışta hayret vericidir. Bu zaferlerin sırrını çözebilmek için Hunlar'ın savaş taktiklerini silahlarını ve nasıl organize olduklarını iyi bilmek gerekir.

Atlar Hun askerî kuvvetinin temel taşıydı. Daha sonraları Avarlar ve Macarlar gibi Türk kavimleri de atı ataları Hunlar gibi iyi kullanmışlardır. Hun atları Avrupa atlarından farklıdır. Bunlar daha küçük tüylü ve daha dayanıklı cesurdular. Bu atlar sayesinde Hunlar düşmanlarından 5 kat daha uzun mesafeleri onlarla eşit sürede alabiliyorlardı. Bütün askerler yanlarında en az iki at taşırlardı ve bu yedek atlar sayısı 5 e kadar çıkardı. Bunun iki nedeni vardı. Eğer savaşta atı ölürse diğer atlardan birini kullanabiliyordu ve üstelik çok sayıda at düşmanların Hun kuvvetlerinin miktarını tam olarak kestirmesini engelliyordu. Hun askerleri ikmal yolları kurmazlardı. Her asker yiyeceğini silahını çadırını sefere çıkmadan önce ayarlamak zorundaydı ve bunları yedek atlara yüklerdi. Hun atları da askerleri gibi çok hafif zırhlı idiler. Hunlar semeri kullanmasını biliyorlardı fakat üzengiyi kullanmamışlardır. Aslında kullanmalarına gerek olmadığı da bazı Çin ve Avrupa tarihçileri tarafından bahsedilmektedir. Çünkü Hun askerleri ata sözleri ile hakim olabiliyorlar böylece ok ve kılıç kullanırken çok rahat hareket edebiliyorlardı. Emirlerle atların düşman atlarını ısırması ve yere düşen düşman askerinin ezilmesi sağlanıyordu. Üzengi Avarlar sayesinde 5. yüzyılda Avrupa'da yayılmaya başlamıştır.

Hun atlı okçuları "Birleşik Yay" diye bilinen çok güçlü ve etkili ağaçtan yapılma boynuz ve deriyle kaplanmış bir yay kullanıyorlardı. Elbetteki bu yaylar yerin altında binlerce yıl kaldıklarından bugün sadece kemikle kaplanmış kısımları mevcuttur. Bir Macar okçuluk uzmanı ve seyisi Lajos Kassai yıllar sonra Hun hikâyelerine buluntulara ve arkeolojik kazılara dayanarak Macar Hun ve Moğol yaylarını üretmeyi başarmıştır. Bu şekilde bir yayla bir asker 2 yaya sahip olmuş oluyordu. Bu yaylar kuru tutulmak zorundaydılar. Askerler yanlarında deriden yapılma bir sadak taşırlardı. Bu çeşit bir yayı üretmek genelde yarım sene alıyordu. Öncelikle kayın ya da akça ağaç diye bilinen uygun ve şekil alabilir bir ağaç olması gerekiyordu. Yay'ın gövdesine boynuz ve sert odun parçaları yapıştırılıyordu. Deriyle kaplanarak nem karşısında önlemler alınmış oluyordu. Bu yay sayesinde Avrupalı askerlerin kullandıkları yaylardan daha etkili ve hızlı bir şekilde atış yapabiliyorlar daha az yoruluyorlardı. Şimdi düşünün 10 000 atlı asker düşman karşısında ve atlarını sadece sözleri ve diz hareketleri ile yönetiyorlar ellerinde en az 3-4 ok var yani bu bir dakikadan az bir sürede aynı anda 40 000 ok demek.

Hun ordusu yakın savaşa pek girmese de mecbur kaldığında genellikle mızrak ya da pala hançer kullanırlardı. Askerler küçük yaştan itibaren eğitilmeye başlanır onlara at sürmesi yay ve kılıç kullanması öğretilirdi. Okçuluk talimleri genellikle fare kuş gelincik daha sonra tavşan ve tilki gibi küçük hayvanlara karşı yaptırılırdı. Böylece büyüdüğünde mükemmel derecede at süren ve yay kullanan kusursuz bir atlı okçu savaşçı yetişirdi.

Hunlar gibi atlı göçebe milletler genellikle savaşlarda mahvediciydiler. Kullandıkları taktikler Avrupa orduları ve Çin piyadeleri için bilinmeyen ve sezilemeyen tuzaklarla doluydular. Hun askerleri hep sayıca üstün kuvvetlerle savaştıkları için öncelikle onların sayılarını etkisiz hale getirene kadar ok yağmuruna tutar iyice yıpranan düşmana mızrak ve kılıç hücumuna çıkarlardı. Oklara karşı kalkan kullanmayı deneyen ordulara karşı ise grup halindeki okçularla ateş ederlerdi. Önce havadan ok yağmuru başlar diğer grup da hemen kalkanlarını havaya kaldırmış askerleri oklardı. Genellikle pusu kurarak hücum etme taktiği kullanılırdı. Avrupalı ve Çinli tarihçiler Hunlar'ın en tehlikeli ve hileli taktiğini yani bizim bildiğimiz Turan Taktiğini şöyle tanımlamışlardır: Ordu bütün kuvvetleri ile düşman hatlarına hücum eder kısa bir süre çarpıştıktan sonra bir işaretle geri çekilir gözünü hırs bürümüş düşman zaferi kazandığına inanıp Hun ordusunu takibe koyulur ancak ani bir işaretle Hun atlıları eğerlerinin üzerinde ters döner ve 3-5 ok atarak ön hücum hattının saldırısını kırarlar ve bu sırada yanlara açılmış Hun okçuları düşmanı iyice çevirmiştir. Avrupa tarihçileri bile bu taktikleri ve iyi organize olmuş savaş düzenini barbar ve kana susamış ilkel kavimlerin yapamayacağını kabul etmiştir.

İktisat

Aslında İktisat ve Hun birlikte düşünüldüğünde çoğu kişi şaşırabilir. Çünkü Hunlar bugüne kadar göçebe koyun çobanları olarak bilinirlerdi. Fakat yeni araştırmalar bu bakış açısını değiştirmiştir. Baykal Gölü etrafındaki son kazılardan sonra Bilim adamları Hiung-nular'ın sadece koyun çobanlığına dayanan ekonomisi görüşünü terk etmişlerdir. Hunlar'ın şehirler kurduklarını bunların etrafını sıkı duvarlarla koruduklarını taştan ve odundan sürekli kullanmak için evler yaptıklarını sadece çadır kullanmadıklarını tespit etmişlerdir. Bu bölgelerin ticaret ve tarım merkezleri olduğu esnaf ve birçok zanaatkârın bulunduğu ayrıca Hunlar'ın pulluğu kullandıkları arpa ve buğdayı bildikleri ortaya çıkmıştır. Hunlar'a ait oldukları kanıtlanmış birçok mezarda ise bazı tarım aletleri bugünlerde Rusya'da bulunmuştur. Hunlar buğdayı büyük çukurlarda saklamışlar iki taşın arasında öğütmüşlerdir. Ayrıca çanak ve çömlek kullandıkları demiri ve bronzu işledikleri anlaşılmıştır..
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:42 AM   #7
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Avrupa Hun İmparatorluğu


Kimlikleri hakkında 200 yıldan beri türlü tahminler yürütülen ve bazı bilginler tarafından Moğol (K. Shiratory Asya Hunlarını Moğol saydığı için) Türk-Moğol karışımı (P. Pelliot R. Grousset) Türk-Moğol-Mançu karışımı (L. Cahun vb.) Fin-Ugor (Klaproth K. F. Neumann vb.) oldukları veya doğrudan doğruya Slav menşeinden geldikleri (Venelin Ilovayski Zabelin Inostrantsev) yahut Germen soyuna mensup bulundukları (Müllen-hoff A. Fick R. Much J. Hoops) veya Kafkas kavimlerinden bir kol teşkil ettikleri (L. Jeliç Gy. Meszaros) ileri sürülen Batı Hunlarının Asya Hunları'nın torunları oldukları son zamanlardaki araştırmalarla daha da açıklık kazanmıştır. Bu hususta birçok tarihî coğrafî linguistik ve kültürel deliller gösterilmiştir: Coğrafyacı Strabon (ölm. 25) Hunların Grek-Baktria krallığının doğusunda olduklarını söylerken tarihçi Plinius (ölm. 125) adı geçen krallığın Hunlar tarafından yıkıldığını kaydeder ki bu Hunlar'ı Çin kaynakları Hiung-nu olarak tanıtmıştır. Orosius (1. asrın sonları) ve Ptolemaios (M.Ö. 160-170) haritalarında "Hun"ların oturdukları bölgeler Çin kaynaklarında Hiung-nuların toprakları olarak belirtilmiştir. Batı Hunlarının Asya Hunlarından geldikleri hakkında kuvvetli bir delil de Fr. Hirth tarafından ortaya konmuştur. Buna göre 355-365 yıllarında Alan ülkesinin (Hazar-Aral arası) istila edilmesi münasebeti ile Çin kaynakları (Wei-shu) bu memleketin Hiung-nular tarafından zapt olunduğunu kaydederken o devir Latin yazan A. Marcellinus (4. asır sonu) fethin Hunlar tarafından yapıldığını belirtmiştir. Aynı hadise üzerinde birbirini doğrulayan bir Uzak-doğu ve bir Batı kaynağının tespit ettiği Hiung-nu=Hun aynîliği Çin'de Hun başbuğu Liu Yüan sülalesi (304-329) tarafından Lo-Yang'ın zaptında (311) esir düşen Sogdlu tacirlerden bahseden Çin Tabgaç hükümdarı Kao-çung'a (452-465) yazılmış Sogd dilinde bir metin ile de ayrıca teyid edilmektedir.
Geniş Hun imparatorluğu topraklarında başta Gotça olmak üzere çeşitli Germen lehçeleri İslav İranî ve Fin-Ugor dilleri Latince ve Grekçe konuşulmakta idi. Kaynaklarımızda Hunlardan kalma dil yadigârlarından bir kısmının bu yabancı dillere ait olması tabiî görülebileceği gibi hatta Hun hükümdar ailesinden veya yakın akrabalarından bazılarının adlarının bilhassa Gotlarla çok sıkı münasebet dolayısıyla Gotça'dan gelmiş olması da mümkündür. Fakat hükümdar sülalesinin soyca Türk olduğunda ve Hun kütlesinin Türkçe konuştuğunda şüphe yoktur . Hükümdar ailesinde tespit edilen adlar şöyledir: Karaton (kara don = siyah renkte elbise) veya Ka-ra-tun (güçlü soy) Muncuk (boncuk aynı zamanda "" manasında; Attila'nın babası); Attila; İlek Dengizik (dengiz = deniz'den) İrnek (Attila'nın üç oğlu); Aybars Oktar (Attila'nın amcaları); Arıkan (Arıghan). Tanınmış kimseler: Basık Kursık Atakam Eşkam. Topluluk: Akatir Şar (Sarı = ak) - Ogur. Ayrıca kımız Hatta Dura-Europos'da (Fırat nehrinin orta mecraında Suriye-Irak sınırına yakın yerde buluntu yeri) ele geçen M. 3. yüzyıl ortalarından kalma Parth ve Parsî dilindeki kitabede Güney Kafkasya'daki Hunların Erk Kapgan Topçak Tarkan-beg Kubrat Kurtak gibi Türkçe adlar taşıdıkları ileri sürülmekte ve Batı Hun hükümdar ailesinin Asya tanhularından indiklerini tespit bile mümkün görülmektedir.

Hunlar 4. asrın ortalarında Alan ülkesini ele geçirdikten sonra 374'de İtil (Volga) kıyılarında göründüler. O tarihlerde Karadeniz kuzeyindeki düzlükler bir Germen kavmi olan Got'ların işgali altında idi. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogot) onun batısında Batı Gotları (Vizigot) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya'da Gepid'ler bugünkü Macaristan'da Tisza nehri havalisinde Vandallar vardı. Bu dört Germen kavmi dışında aynı bölgede İranlı ve Slav kütleler daha başka küçük Germen toplulukları da yaşıyordu. Hun başbuğu Balamir'in (veya Balamber) idaresindeki büyük taarruz önce Doğu Gotlarına çarptı ve bu devleti yıktı (374) kral Ermanarikh intihar etti. Yerine geçen Hunimund Hunlar tarafından "tayin" edilmişti. "Hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve gelişmiş bir süvari taktiği ile" devam eden Hun taarruzunun Dinyeper kenarında vurduğu ağır darbe Batı Gotlarını da çökertti ve kral Atanarikh kalabalık Vizigot kütleleri ile batıya doğru kaçtı (375). Böylece Hun askerî gücünün harekete geçirdiği ve çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atarak topraklarından çıkararak Roma imparatorluğunun kuzey eyaletlerini alt-üst ederek ta İspanya'ya kadar uzanmak suretiyle Avrupa'nın etnik çehresini değiştiren tarihî "Kavimler Göçü" başlamış oldu. Anî ve şiddetli Hun darbelerinin beklenmedik mahallerde görünen Hun akıncı müfrezelerinin Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet Batı dünyasında korkunç akisler yapmış Hunlar aleyhine çoğu Latin ve Grek kaynaklarında kayıtlı inanılmaz rivayet ve hikayelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep olmuştur. Hunlar Gotlardan Alanlardan ve Germen Taifallardan teşkil ettikleri yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna'yı geçtiler ve Romalılardan mukavemet görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlediler. Ancak Roma topraklarında görünen bu kuvvetler keşif vazifesini yapan öncülerdi. Nitekim aynı tarihlerde bugünkü Macaristan ovalarına kadar akınlar tertiplenmişti. Hunlardan korkan bugünkü Avusturya arazisindeki Markomanlarla Kuadlar Roma topraklarına geçmeye hazırlanırken İran asıllı Sarmatlar sınırları ("limes") aşıp Roma imparatorluğu'na giriyor önce Transilvanya'da duraklamış olan Batı Gotları da Roma hudutlarını geçiyorlardı (381). Diğer taraftan bir kısım Germen menşeli kütlelerle İranlı Baştarnalar Pan-nonia'dan (Batı Macaristan) Alplere doğru sarkarak İtalya'yı tehdide başlamışlardı.

Hunlar Roma İmparatoru Theodosios I'in ölüm yılı olan 395'te yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi; Hunlardan bir kısmı Balkanlar'dan Trakya'ya ilerlerken daha büyük sayıda diğer bir kısım Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya yöneltilmişti. Hun devletinin Don nehri havalisindeki "doğu kanadı" tarafından tertiplenen Anadolu akını Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar Sasanî imparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında Hun süvarileri Erzurum bölgesinden itibaren Karasu Fırat vadilerini takiben Melitene'ye (Malatya) ve Kilikia'ya (Çukurova) ilerlemişler bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya'yı bir müddet kuşattıktan sonra Suriye'ye inerek Tyros'u (Sür) baskı altına almışlar oradan Kudüs'e yönelmişlerdi. Çok süratli cereyan eden bu harekâttan korkuya kapıldıkları için Hunlara dair acayip hikayeler uyduran kilise adamlarının dehşet dolu gözleri önünde akıncılar sonbahara doğru kuzeye çark ederek Orta Anadolu'ya Kappadokia Galatia'ya (Kayseri-Ankara ve havalisi) ulaştılar ve oradan Azerbaycan-Bakü yolu ile kuzeye merkezlerine döndüler (395-396). Bu Türkler'in Anadolu'da tarihî kayıtlarla sabit ilk görünüşleri olmalıdır. 398'de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma'nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddî tedbir alamamıştı.

Batıda Hun baskısı 400 yılına doğru başbuğ Uldız kumandasında iyice hissedildi. Balamir'in oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız Attila'nın son yıllarına kadar takip edilecek Hun dış siyasetinin esaslarını tespit etmişti ki buna göre Doğu Roma yani Bizans daima baskı altında tutulacak Batı Roma ile iyi münasebetler devam ettirilecekti. Çünkü Bizans'ın Hun nüfuzuna alınması ilk hedefi teşkil ediyor buna karşılık Batı Roma topraklarına tecavüz ederek huzursuzluk çıkaran "barbar" kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanları oldukları için Batı Roma ile müşterek hareket gerekiyordu. Nitekim Uldız'ın Tuna'da görünmesi ile Kavimler Göçü'nün 2. büyük dalgası başlamış Asding Vandalları Hunlardan kaçan Vizigotlar İtalya'da görünmüşlerdi. Alarikh'in idaresindeki bu Got tehlikesi Romalı kumandan Stilikho tarafından güçlükle önlendi (Nisan 402). Fakat daha korkunç bir barbar belirdi ki bu da Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandal'ları Sueb'leri Kuad'ları Burgond'ları Sakson'ları Alaman'ları vb. kendi demir yumruğu altında birleştirmiş olarak Roma üzerine atılan Radagais idi. İtalya'da müthiş tahribat yapıyor Roma'yı yeryüzünden kaldıracağını ilan ediyordu. Stilikho'nun bile Pavia savaşında durdurmağa muvaffak olamadığı bu barbar şef ancak Türkler karşısında mağlup oldu. Büyük Feasu-lae (= Fiesole Floransa'nın güneyinde) muharebesinde bizzat Uldız'ın kumanda ettiği Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun ordusu tarafından mağlup edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406). Bu zaferi ile Uldız Roma'yı kurtarmış oldu. O aynı zamanda Hun kudretinden bir kere daha ürken Vandal Alan Sueb Sarmat Kelt vb. kütlelerini Ren nehri ötesine Galya'ya gitmeğe zorlamakla Hunların batıya yönelik yolları üzerindeki engelleri kaldırmış buralarda Hun kuvvetlerinin serbest hareketlerine imkân hazırlamıştı.

Sınırları Asya'da Aral gölünün doğusuna kadar uzandığı anlaşılan Hun imparatorluğunun "batı kanadı" kralı (= elig) olduğu tahmin edilen Uldız 404-405 yıllarında ve bilhassa 409 yılında Tuna'yı geçerek nehrin güneyinde bazı köprü başlarını tutmak suretiyle Bizans'a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek kaynaklarına göre (Sozomenos Codex Theodosianos vb.) kendisi ile barış müzakeresi için gönderilen Trakya umumî valisine (magister militum) "Güneş'in battığı yere kadar her yeri zaptedebilirim" diyerek meydan okumuştu. Uldız'ın ölümünden (410 sıraları) sonra Hun imparatorluğunun başında Karaton bulunuyordu. Bunun hakkında bildiğimiz sadece 412 yılında Bizans elçisi Olympiodoros'un onun yanına gitmiş olduğudur. Karaton daha çok doğu işleri ile uğraşmış görünmektedir. 422'ye kadar Hunlar hakkında bilgi verilmediğinden o kanattaki meşguliyetin on sene kadar sürdüğü tahmin edilmektedir.

422 yılı Avrupa (Batı) Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu senede Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua Muncuk Aybars Oktar) biri olan Rua imparatorluk makamını işgal ediyor Muncuk (Attila'nın babası) erken öldüğü için diğer iki kardeş "kanat elig'leri" durumunda bulunuyorlardı. Siyasette Uldız'ın izinde yürüyen Rua Bizans'ın Hun ordusunu isyana teşvik etmek ve tâbi kavimleri Hunlardan ayırmak maksadı ile Hun topraklarında faaliyete geçirdiği casusluk şebekesini ve propagandacıları ileri sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422) mukavemet göstermeyen Bizans'ı yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın (25200 solidus). İmparator Theodosios II'nin (408-450) 423'te henüz 4 yaşında iken Batı Roma imparatoru ilan edilen Valentinianus III karşısında Roma'ya sahip olmak iddiası ile İtalya'ya ordu ve donanma sevk etmesi Batı Roma'yı Hunlara daha çok yaklaştırdı. Roma Senatosu'nun da küçük imparatorun yerine 1. "Notarius" (devlet baş müsteşarı) Johannes'i seçmesi üzerine o sırada 35 yaşında bulunan ünlü asilzade F. Aetius (Aesius) yardım sağlamak için Rua'nın yanına geldi. Hun imparatoru 60 bin süvari başında İtalya'ya yöneldi. Savaşa girmeden kuvvetlerini çeken Bizans'tan ağırca bir harp tazminatı alındı. İleride Attila ile hesaplaşacak olan Aetius gençlik çağının Roma tahtı içlerine karışmaktan doğan buhranlı anlarını Hun yardımı ile atlatmış "magister militum" iken "konsül"lüğe yükseldiği 432 yılında Afrika'da Vandal kralı Geiserikh ile mücadele eden rakibi Bonifacius karşısında canını Rua'ya sığınmak suretiyle kurtarmış; imparator Valentinianus'un annesi Placidia da Hun kuvvetlerinin İtalya'ya yönelmesi üzerine Aetius ile uzlaşmağa mecbur olmuştu.

Bütün bunlar Rua'nın kuvvetli şahsiyeti ile Hun devletinin her iki Roma'nın iç ve dış siyasetlerine yön verdiğini göstermekte idi. Artık Hunlara tabi "barbar" kavimlerin Roma'ya güvenerek herhangi bir harekete kalkışmaları söz konusu değildi. Ancak Bizans tarihçisi Priskos'un ifadesi ile "Rua'dan barışı yılda 350 libre altınla satın almış olan Theodosios II" yine de Hun idaresinde yaşayan yabancıları gizlice kışkırtmaktan geri kalmıyordu. Bu sebeple Rua o zamana kadar mutad olan Bizanslıların Hun İmparatorluğundaki yabancılardan ücretli asker toplama faaliyetlerini ve Bizanslı tacirlerin Hun topraklarında ticaret yapmalarını yasak etti. Ülkesi dahilinde hiçbir Grek serbest dolaşamayacak ve ticaret belirli sınır kasabalarında yapılacaktı. Bu arada Rua bir müddet önce Bizans'a sığınmış olan Hun ileri gelenlerinden Mama ile Atakam'ın oğullarının ve diğer Hun kaçaklarının iadesini istedi. Theodosios II süratle antlaşma yolu bulmak ümidi ile elçilik heyetini Hun başkentine göndermeğe karar verdi. Fakat o sırada Rua öldü (434 baharı). Bizans kudretli bir düşmandan kurtulduğu için seviniyor piskopos Proculos vaazlarında Tanrı'nın dindar imparator Theodosios'un dualarını kabul ederek Bizans üzerinden bir tehlikeyi kaldırdığını söylüyordu. Fakat Hun sınırlarına gelen Bizans elçilik heyeti Rua'yı da gölgede bırakan bir başbuğ ile karşılaştı: Attila (Etil).

Hunların başına geçtiği zaman 39-40 yaşlarında olan Attila babası Muncuk erken öldüğü için amcası Rua'nın yanında yetişmiş onunla birlikte seferlere katılmış çeşitli kavimleri yakından tanımak imkânını bulmuş devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti. Memleketi büyük kardeşi Bleda (sonraları Macarlar tarafından Buda diye anılmıştır) ile birlikte devralmışlardı. Fakat kaynaklarda açıklandığına göre eğlenceden hoşlanan enerjisi kıt Buda ikinci planda kalarak devleti ciddî bir hükümdar vasfını taşıyan kardeşine bırakmıştı. Ordu ve dış ilişkilerin düzenlenmesi Attila'nın elinde idi. Amcaları Aybars (doğu kanadı elig'i) ve Oktar (batı kanadı elig'i) Rua zamanındaki yerlerini muhafaza ediyorlardı. Aralarında iddia edildiği gibi bir rekabet bahis konusu olmadıktan başka Bleda da "iktidar hırsı ile yanan" Attila tarafından ortadan kaldırılmış değildi. Attila'nın yardımcısı sıfatı ile 11 yıl Hun İmparatorluğunun idaresine katılan Bleda 445'te eceli ile ölmüştür.

434 yılı baharında Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Attila Tuna ile Morava nehrinin birleştiği yerdeki Bizans Margos (bugünkü Dubravica) kalesinin tam karşısında -Tuna'nın kuzey kıyısında- bulunan Konstantia surları önünde at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin biri konsül-general diğeri seçkin bir diplomat olan temsilcilerine taleplerini barış şartları olarak yazdırdı. Konstantia Barışı (veya Margos Barışı) diye anılan bu antlaşmanın başlıca maddelerine göre; Bizans bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle müzakerelere ittifaklara girişmeyecek; Hunlardan kaçanlara esir alınmış Bizans tebaası dahil sığınma hakkı tanımayacak Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asıllı olanlar için fidye verilebilecek); ticarî münasebetler yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizans'ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi iki katına (700 libre altın veya 50400 solidus) çıkarılacaktı. Theodosios II'nin aynen kabul ettiği bu anlaşmanın hükümleri icabı olarak Hunlara iade edilen kaçakları Attila daha Bizans ülkesi içinde Trakya'da Karsus (Bulgaristan'da Hirsovo) kalesinde astırdı. Bu durum Hunlar arasında olduğu kadar Bizans'ta Roma'da ve diğer kavimler arasında Attila adının dehşet saçan bir otoritenin timsali haline gelmesine yardım etti. Bundan sonra Attila imparatorluğun doğu bölgelerinde at üzerinde aylarca süren bir teftiş gezisi yaparak İtil (Volga) kıyılarındaki Şaragur'ların (Ak-Ogur) ayaklanma teşebbüsünü bastırdı (435). Batı kanadının ağırlık merkezi Tuna etrafında doğu kanadının ağırlık merkezi Dinyeper havalisinde olduğu tahmin edilen bu tarihlerde Hun imparatorluğunda kaynaklardan (Priskos Jordanes P. Diaconus J. Honorius vb.) takip edilebildiği kadar başlıca şu topluluklar yer almışlardı:

a. Germenler (doğudan batıya): Doğu Got Gepid Turciling Sueb Markoman Kuad Herul Rugi Skir.

b. İslavlar (Orta ve Batı Rusya'da): Veneda Ant Sklaven.

c. İranlılar (Kafkaslar'dan Tuna'ya kadar dağınık halde): Alan Sarmat Baştarna Neur Roxolan.

d. Fin-Ugorlar (Ural'dan Baltık'a kadar): Çeremis Mordvin Merya Veşi Çud Est Vidivari.

e. Türkler: İmparatorluğun her tarafına yayılmış olarak Hunlar Karadeniz kuzeyi düzlüklerinden Volga'ya kadar Beş- ogur Altı-ogur On-ogur Şaragur Azak'ın batısında Akatir Volga'nın doğusunda Sabar ve başka Türk kütlelerdi.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:43 AM   #8
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Sayıları 45'e varan ve çeşitli dil ve soydan olan bu kavimler yalnız siyasî yönden bir birlik teşkil etmekte yabancı kavim veya zümreler ancak reisleri şefleri ve kralları vasıtası ile devlete bağlı bulunmakta idiler. Hun imparatorluğu dahilinde sükûnet vardı. 442 yılında Hun devlet meclisi başkanı ve başbakan olan Onegesios ile Attila'nın büyük oğlu İlek idaresindeki Hun orduları tarafından bastırılan Akatir isyanı dışında bu sükûnet bozulmamıştı. Halbuki Roma imparatorluğunda Kavimler Göçü dolayısıyla hareket halinde olan kavimlerin geçiş yolları üzerinde geniş ölçüde tahribat yapmaları yerli halkın mahsulatını zorla ellerinden almaları vb. yüzünden patlak veren ve genişleyen köylü (Bagaudlar) isyanları nizam ve asayişi iyice sarsmış buna karşı Roma Aetius vasıtası ile bir kere daha Hunlara müracaat zorunda kalmıştı. İki yıl kadar süren müdahale sonunda Attila'nın gönderdiği Hun müfrezelerinin yardımı ile isyancı elebaşılar Aetius tarafından ortadan kaldırıldı ise de bu defa da Kral Gundikar idaresinde bugünkü Belçika bölgesine saldıran Burgondlarla savaşmağa mecbur olundu. Bilhassa Necker nehri boyunca cereyan eden muharebelerde Hun ordusuna batı kanadı elig'i Oktar kumanda ediyordu ki rivayete göre Kral Gundikar dahil 20 bin Burgond'un öldüğü bu Hun-Burgond mücadelesi Almanların meşhur "Nibelungen" destanlarına konu teşkil etmiştir. Bütün "Germania"nın Hunlar tarafından zaptını tamamlayan bu savaşlar neticesinde 436'yı takip eden yıllarda şu kavimlerin de Türk idaresine alındığı anlaşılmaktadır: Burgondlar Bayavurlar Yuthanglar aşağı Ren sahasındaki Franklar Türingler Longobardlar. Hun hakimiyetinin "Okyanus adaları"na yani Kuzey Denizi ve Manş kıyılarına ulaştığı hadiselere çağdaş tarihçi Priskos tarafından bildirilmiştir.

440'dan itibaren Attila Bizans'a karşı baskıyı artırdı. Çünkü Theodosios II Konstantia antlaşmasının hükümlerine aykırı olarak Hunlardan kaçanları iadede ağır davranıyor hatta bunlardan bazılarını yüksek makamlara getiriyordu. Mesela Got menşeli Arnegisclus'u "general" rütbesi ile Trakya'da Hun sınırında vazifelendirmişti. Müşterek pazar yerlerinde Grek tacirleri Hunları aldatıyorlardı. Margos piskoposu Konstantia civarında kıymetli madenlerden yapılmış silahları ve ziynet eşyası ile birlikte gömülen Hun büyüklerinin mezarlarını soymuş bu davranış Hunları infiale sevk etmişti. Nihayet Bizans yukarıda geçen Akatirler isyanında tahrikçi rol oynamıştı. Diğer taraftan Kuzey Afrika Vandal kralı Geiserikh Akdeniz'deki harekâtını engelleyen Bizans'a karşı Attila'dan yardım istemişti. Bu sebeplerle Attila'nın idaresinde olarak Margos'un zaptı ile başlayan 1. Balkan seferi (441-442) Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya'ya doğru gelişirken Batı Roma'nın aracılığı neticesinde hızını kesti. Roma orduları başkumandanı Aetius bundan böyle Theodosios'un antlaşma şartlarına riayet edeceğini garantilemek üzere kendi oğlu Karpilio'yu Hun sarayına rehine olarak göndermişti. Bu sefer sonunda Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş daha geri hatlardaki tahkimat yıktırılmış Balkanlar'da Hunlara karşı durabilecek mukavemet yuvaları kaldırılmıştı.

445'te Bleda'nın ölümü üzerine tek başına Hun imparatoru olan Attila iktidarının şahikasına yükselmekte idi. Batı Asya ile Orta Avrupa'ya hakimdi. Her iki Roma'nın durumları meydanda idi. Attila'ya karşı koyabilecek bir kuvvetin kalmayışı bir psikolojik belirti olarak "savaş tanrısı Ares'in" kılıcını Attila'nın ellerine verdi. Priskos'a göre uzun zamandan beri kayıp olan bu kutlu kılıç bir Hun çobanı tarafından bulunarak Attila'ya getirilmişti. Artık dünyanın fethi yakındı zira Ares'in kılıcı vasıtası ile yeryüzüne hükmetme yetkisinin Tanrı tarafından Attila'ya tevdi edildiğine inanılıyordu.

Bu duruma ilaveten Bizans'ın kaçakları geri vermekten çekinmesi yıllık vergiyi ödemede isteksizliği 2. Balkan seferinin açılmasına sebep oldu (447). Attila'nın idaresi altında birkaç noktadan Tuna'yı geçen Hun ordusu iki koldan ilerleyerek kaleleri Sardika (Sofya) Philippopolis (Filibe) Markianopolis (Preslav) Arkadiopolis (Lüleburgaz) müstahkem mevkî ve şehirlerini zapt ede ede ve Tesalya'da Termopil'e kadar geniş bir daire çizdikten sonra Bizans başkentini kuşatmak üzere Athyra'ya (Büyük Çekmece) ulaştı. Orada barış yapmak için Theodosios'un süratle gönderdiği magister ve patricius Anatolios Attila tarafından kabul edildi ve anlaşmaya varıldı (Anatolios Barışı). Buna göre Tuna'nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacak buralardaki pazarlar yerine artık bir Hun sınır şehri haline gelen Naissus'da (Niş) ortak pazar kurulacak Bizans harp tazminatı olarak 6000 libre altın ödeyecekti. Ayrıca yıllık vergi üç katına (2100 libre altın veya yaklaşık 150.000 solidus) çıkarılmıştı.

Bizans bakımından en ağır şart yıllık vergi idi. Her sene bu kadar altın tedarik edilmesi imparatorluğun takatini aşıyordu. Şaşırdığı anlaşılan Theodosios sarayındaki ileri gelenlerin de tavsiyesi ile garip bir kurtuluş yolu buldu: Bir suikast ile Attila'yı ortadan kaldırmayı planladı. Başında Edekon (umumiyetle kabul edildiğine göre Skir Germenlerinin şefi; fakat A. Vambery'ye göre Türk olup adın aslı Edikkün'dür) ve Orestes'in (Pannonia'lı bir Romalı) bulunduğu Hun elçilik heyeti ile birlikte Bizans başkentinden Attila'nın devlet merkezine yani Orta Macaristan'a doğru yola çıkan tanınmış hukuk bilgini Maximinos başkanlığındaki heyette; seyahat notları başta Attila ve çağı olmak üzere 5. asır Avrupa Türk tarihini ayrıntılı şekilde öğrenmemize yardım eden kâtip Priskos da bulunuyordu. Suikastı gerçekleştirmekle vazifeli Bigila'nın da katıldığı heyet 448 yılı yazında Hun başkentine (yeri belirlenememiştir) geldiğinde durumdan Edekon vasıtası ile haberdar olan Attila yaptığı alenî sorguda Bigila'ya maksat ve faaliyetlerini itiraf ettirdi. Bizanslıların hiçbirine dokunmadı fakat Theodosios'a hitaben yazdığı şu mesajı hususî elçi ile imparatora yolladı:

"Theodosios Attila gibi asîl bir babanın oğludur. Attila babası Muncuk'tan aldığı asaleti muhafaza etmiş fakat Theodosios Attila'nın haraçgüzarı olmakla köle durumuna düşmüştür. Theodosios kölelik haysiyetini de koruyamamıştır çünkü efendisi olan Attila'nın canına kıymak istemiştir".

Attila'yı teskin etmek üzere Bizans' tan derhal yukarıda adı geçen Anatolios ile magister ve kançılar Nomos başkanlığında ikinci bir heyet yola çıkarıldı. Bu elçiler Hun başkentinde Attila'yı tahminler hilafına sakin ve yumuşak buldular. Zira Hun dış siyaseti değişmekte idi: İmparator Theodosios'un şahsında Bizans'ı tamamen kendi iradesine bağlı kabul eden Attila artık Batı Roma'ya yönelme zamanının yaklaştığı kanaatine varmış bulunuyordu. Batı Roma'ya esasen son mühim askerî destek 439 yılında yapılmış ondan sonra yardımlar tedricen kesilmişti. Batı Roma Hun devletine yıllık vergisini muntazaman ödemekle beraber gelişen yeni durumun farkında olan başkumandan Aetius muhtemel bir Hun-Roma çatışmasına hazırlanmakta idi: "Barbar"larla münasebetlerini düzeltmiş onlardan aldığı ücretli askerlerle Türk usulünde çoğu süvari birliklerinden kurulu ordular teşkiline girişmiş Hunlar'a bağlı bazı kavimlerle gizli temaslar aramağa başlamıştı. Buna karşılık Attila da 443 yıllarında tekrar alevlenen ve Galya'dan İspanya'ya da sıçrayan köylü isyanları ile yakından ilgileniyor Roma'ya karşı Vandallarla işbirliği imkânlarını araştırıyordu. O da şüphesiz Roma imparatorluğu ve "barbar"lardan meydana gelen bütün bir Batı dünyası ile hesaplaşacağı için işin ehemmiyet ve nezaketini takdir etmekte idi.

448'lerden itibaren iki yıl kadar süren Hun siyasî ve askerî hazırlığı tamamlanınca Attila ilk diplomatik taarruzunu Roma'ya yöneltti. İmparator Valentinianus III'ün kızkardeşi olup vaktiyle evlenmek arzusu ile Attila'ya nişan yüzüğü gönderen ve 425'ten beri imparator hukukunu haiz olduğunu belirlemek üzere "Augusta" unvanı ile anılan delişmen tabiatlı Honoria'yı zevceliğe kabul ettiğini bildiren Attila çeyiz olarak imparatorluğun Honoria'nın hissesine düşen yarısını veya "Augusta"nın kocası sıfatı ile Roma imparatorluğunun idaresine iştirak hakkını istedi. Önce oyalama yolunu tutan Valentinianus ile Aetius'un teklifi nihayet açıkça reddetmeleri büyük Hun seferini meşru duruma soktu. Ren kıyılarındaki Ripuar Frankları ve Vizigotlarla ilgili bir iki anlaşmazlık da savaş havasını olgunlaştırdı.

451 başlarında Orta Macaristan'dan batıya harekete geçen Hun kuvvetlerinin mevcudu 80-100 bini Türk bir o kadarı da yardımcı Germen ve İslav olmak üzere 200 bin kişi civarında idi. Hun orduları Mart ayı ortalarına doğru Ren nehrini üç noktadan aşarak Galya'ya girdiği sırada İtalya'dan yola çıktıktan sonra Hun düşmanı "barbar"ların sağladığı takviyelerle sayısı yine 200 bine yükselen Aetius kumandasındaki Roma ordusu Galya'da kuzeye doğru hızla ilerliyor; Hun orduları Mettis'i (Metz) (7 Nisan) ve Durocortorum'u (Rheims) zaptederek Paris yakınındaki Aurelianum (Orleans) şehrine ulaştığı zaman Aetius da oraya yetişmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma Attila'nın Türk taktiğine daha uygun gördüğü Katalaunum'da (veya Campus Mauriacus sahası Troyes şehrinin batısında Champagne ovasına doğru) oldu (20 Haziran 451). Batı dünyasının iki yarısının birbiri üzerine yüklendiği nihayet 24 saat süren ve iki tarafın çok ağır kayıplar verdiği (Jordanes'e göre 165 bin ölü) muhakkak olan bu büyük savaşta kimin galip geldiği hâlâ münakaşa edilmektedir. Avrupalı tarihçiler ta A. Thierry'den beri (1856) Attila'nın yenildiğini söylerler ve buna Roma kuvvetlerinin imha edilmeden Hunların çekildiğini delil gösterirler. Ancak son araştırmalar meseleye biraz daha ışık tutmuş görünmektedir: Anlaşılmıştır ki savaş gününün akşamı Roma ordusu dağılmış birlikleri arasında irtibatı kaybeden başkumandan Aetius bile yanlışlıkla düştüğü Hun kıtaları arasından güçlükle kurtulmuş ertesi gün erken saatlerde Roma'ya bağlı Batı Got ordusu savaşta ölen kral Theodorikh'in oğlu Thorismund idaresinde muharebe meydanından uzaklaşmış ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onları takip etmişti. Ayrıca bu savaşta Attila'nın gayesine ulaştığı da aşikârdı. Batıyı hakimiyetine alabilmek için Roma İmparatorluğunun insan ve asker deposu durumunda olan Galya barbarlarını saf dışı etmek isteği ile önce Galya'ya yürümüş olan Attila Roma'nın bu tabiî müttefiklerinin savaş gücünü kırarak Roma'yı desteksiz bırakmağa muvaffak olmuştu. Ünlü Aetius'un Roma'da gözden düşmesi bunun neticesi idi. Ordularını Galya ortasından oldukça sağlam ve disiplin içinde 20 gün kadar bir zamanda kendi başkenti bölgesine getirebilen Attila kudret ve "korkunçluğunu" muhafaza ettiğine göre Campus Mauriakus'ta Batı İmparatorluğunun ne kazandığı o sırada Roma'da sık sık sorulan suallerdendi. Nitekim daha bir yıl geçmeden Attila İtalya seferine başladığı zaman Roma'nın Hunlara karşı çıkaracak kuvveti kalmamıştı. Hadiselere çağdaş Prosper Tiro'nun (Papa Leo I'in kâtibi) kaydettiğine göre Aetius mukavemet imkânsızlığı dolayısıyla İmparator Valentinianus'un İtalya'dan ayrılmasını tavsiye etmekte idi.

Attila 452 baharında çekirdeğini süvari kuvvetlerin teşkil ettiği 100 bin kişilik ordusunu Julia Alpleri'nden geçirerek bugünkü Venedik düzlüğüne indirdi. Oradaki meşhur Aquileia kalesini zaptettikten sonra Po ovasına girdi. Aemilia bölgesini işgale başlayıp Roma imparatorluğunun o zamanki başkenti Ravenna'yı tehdit etmesi meselenin nihayete erdirilmesine kâfi geldi. Roma sarayı endişeli; halk telaşlı; Senato ne olursa olsun barış yapmak kararında idi. Kilise de bu arzuya katıldı. Süratle bir heyet hazırlandı. Hitabeti ile meşhur Papa Leo 1 ("Büyük Leo") başkanlığında konsül G. Avianus ve eski "praefecture" Trygetius'dan kurulu bu heyet Mincio ırmağının Po nehrine döküldüğü düzlükte ordugâhını kurmuş olan Attila tarafından kabul edildi (452 Temmuz ortası). Papa imparator ve bütün Hıristiyan dünyası adına büyük Türk başbuğundan Roma'yı esirgemesini rica etti. Beş yıl kadar önce kahir bir kuvvetle Çekmece'ye kadar geldiği halde nasıl İstanbul'u tahrip etmekten kaçınmış ise Papa'nın ağzından Roma'nın teslim olduğunu öğrendikten sonra bu eski medeniyet merkezini korumayı da vazife sayan Attila muzaffer ordusu ile başkentine dönerken şüphesiz tıpkı Bizans gibi Batı Roma İmparatorluğunun da kendi iradesine bağlandığı kanaatinde idi. Priskos'un 448'de Hun başkentinde Batı Roma elçisi Romulus'dan duyarak belirttiği üzere şimdi sıra Ortadoğu'daki Sasanîlerde idi. Oranın da himayeye alınması ile "dünya hakimiyeti" gerçekleşecekti. Fakat bu Attila'ya nasip olmadı. İtalya seferinden dönüşte rivayete göre zifaf gecesinde herhangi bir iç kanama neticesi ağzından burnundan kan boşanmak suretiyle öldü (453). Yaşı 60 civarında idi.

Attila milletlerin hafızalarında ölümsüzlüğe ulaşmış tarihin nadir simalarından biridir. Hatırası etrafında İtalya'da Galya'da Germen memleketlerinde Britanya'da İskandinavya'da ve bütün Orta Avrupa'da asırlarca ağızdan ağıza dolaşan efsaneler türemiş romancılara ressamlara heykeltıraşlara konu olmuş hakkında en çok kitap yazılan şahsiyetlerden biri durumuna yükselmiş tiyatro yazarlarına kompozitörlere ilham vermiş adına bir düzineye yakın opera bestelenmiştir. Son yarım asırda yapılan tarafsız tarih araştırmaları onun Hıristiyan Orta-çağının taassup kokulu uydurmaları ile ilgisi bulunmadığını; Nibelungen destanları başta olmak üzere çağdaşı kayıtların onu iyilik sever babacan çok yüksek vasıfta bir hükümdar olarak tanıdığını ortaya koymuştur.

Attila'nın ölümünden sonra hatunu Arıgkan'dan doğan üç oğlu; sırasıyla İlek Dengizik İrnek babalarının yerini tutamadılar. İmparator olan İlek ayaklanan Germen kavimleri ile yaptığı Nedao (Avusturya'da) savaşında hayatını kaybetti (454). Çok cesur fakat siyasî zekâdan mahrum Dengizik imparatorluk birliğini yeniden kurmak için neticesiz mücadeleler içinde çırpına çırpına nihayet bir Bizanslı'nın kılıcı ile can verdi (469). İrnek ise büyük kardeşlerinin ölümünden sonra artık Orta Avrupa'da tutunmanın zorluğunu anlayarak savaşlarda yorgun düşen Hunların büyük kısmı ile Karadeniz'in batı kıyılarına döndü.

İrnek idaresindeki Hunların önce Güney Rusya düzlüklerinde görünen sonra Balkanlar'da ve Orta Avrupa'da birer devlet kuran Bulgarlar ile Macarların teşekkülünde büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Tarihî kayıtlarda Bulgar-Türk devletinin hükümdar ailesi olan Dulo (Doulo) sülalesine mensup gösterilen İrnek Macar geleneklerinde Macar kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad hanedanı tarafından ata tanınmaktadır. 4. asırda Hunlara Volga'dan batıya doğru rehberlik eden geyik motifli "Sihirli Geyik" efsanesinde de Hunlarla Macarlar (Hunor-Moger) kardeş gösterilmiştir. Nihayet Macaristan'da yaşamış olan Sekeller'in Hunların çocukları olduğu zannını uyandıran bir başbuğ Çaba Efsanesi vardır. Avrupa Hun kütlesi yalnız bu Türk devlet ve topluluklarının oluşumuna ve kültür yönünden Batı Avrasya'sına sağlam bir zemin vermekle kalmamış daha mühim olarak Asya kıtasında yer darlığı kıtlık yüzünden veya siyasî-askerî bir sebeple sıkıntıya düşen ve bu tedirginlikten kurtulmak için huzurlu rahat hür yeni iklimler arayan Türk kütlelerine Batı yönünün açıcısı olmuştur. Aynı zamanda yol üzerindeki İndo-İranî ve Germen gruplarını (Alanlar Sarmatlar Gotlar vb.) ileriye uzaklara iterek veya kısmen kendi içinde eriterek temizlemek suretiyle bu yolu sonraki 900 yıl müddetle Türk göçlerinin hizmetine hazırlamıştır. Bu noktanın bilhassa belirtildiği batı araştırmalarında Hunlar üzerinde Avrupa'nın çeşitli kültürel tesirleri konusunda düşülen aşırılık da dikkatten kaçmamaktadır. Attila'nın sarayında yabancı kökenden görevlilerin bulunduğu bunların yüksek mevkiler işgal ettiği ve Türk Got Latin dillerinin aynı ölçülerde konuşulduğu doğrudur. Ancak halkı Germen ve Latin olan Avrupa kıtasında tabiî sayılması gereken bu durumun derin kültür tesirinden ziyade Hun-Türk İmparatorluğunun niteliğinden doğduğunu kabul etmek daha isabetli olur. Nitekim Hun topluluğu ne dil ne de hayat tarzı yönlerinden değişikliğe uğramış siyasî iktidar sona erince de oraları bırakıp Türk çevresine dönmek tercih edilmiştir. Buna karşılık Hun hakimiyeti çağının Avrupa'da şu derin etkileri olmuştur:

a. "Kavimler göçü" yolu ile bugünkü durumun temelini oluşturarak etnik ;

b. Savaşlar veya dostça münasebetler yolu ile edebî (Nibelungen Destanı efsaneler vb.);

c. Bozkır sanatı yolu ile estetik;

ç. Batı Roma İmparatorluğunun yıkılması (476; İtalya'nın ilk yabancı kralı Odovakar Attila'nın sadık adamlarından Edekon'un oğlu idi) ve büyük istila hareketlerinin başlaması üzerine çok mühim bir tarihî gelişme olarak Roma- Germen gruplaşma eğiliminin uyanması yolu ile siyasî;

d. Hatta köylünün ve güçsüzün korunmasına yönelik "şövalyelik" (dar manada atlı savaşçılık) hayatının ve Roma imparatorluk kavramına karşı millî duyguların ortaya çıkışı bakımından sosyal;

e. Avrupa ordularının Türk sistemine göre ıslahı hareketleri dolayısıyla askerî bakımlardan Türk kültür tesirleri Batı'da hemen bütün Orta-çağlar boyunca devam etmiştir
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:43 AM   #9
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

Ak Hun (Eftalit) İmparatorluğu (Ak Hunlar Akhunlar)

Büyük kısmı Volga'dan batıya geçen Hunlar'dan Güney İran'a ve Batı Afganistan'a inen bir bölük olduğu tahmin edilen Orta Doğu Hunlarının hiç olmazsa Ak Hun (Eftalit) devleti hanedan ailesi ile hakim zümresini teşkil ettikleri ileri sürülmüş; veya bu devlet Töleslerden Chao-ché'lere (Kao-kü = Uygurların ataları) bağlı Hua kolu mensuplarının Cungary bozkırlarından Horasan bölgesine geçerek 5. asrın ortalarına doğru bir siyasî teşekkül haline gelmesi ile ilgili görülmüştür. Hun tarihinin bu noktası oldukça karanlık bir manzara taşımaktadır. Hakimiyetini Hazar kıyılarından Kuzey Hindistan'a Afganistan'a İç Asya'ya kadar genişleten bu kavmin veya kavimler topluluğunun çeşitli vesikalarda birbirinden farklı adlarla anılması durumu daha da karıştırmakta gibidir. Vaktiyle Ed. Chavannes Yetaların neşet ettiği Hua (Hoa) topluluk adı ile "Hun" kelimesinin yakın ilgisi bulunduğunu düşünmüş ve J. Marquart türlü adlarla zikredilen bu kavmin Priskos'taki Kidarita'lardan (Sasanî İmparatorluğu hududunda Kafkaslar'da oturan Hunlar) ibaret olduğunu ileri sürmüştü. Bizanslı tarihçi Theophanes'e (8. asrın 2. yarısı) göre "Ephtalit" adı Sasanî İmparatoru Peroz'u (Fîruz. 459-484) mağlup eden Hun hükümdarı Ephtalanos'tan alınmıştır. Bu adın aslında Eftalit paraları üzerinde görülen Hephthalkhion olduğu ve birinci kelimenin sülale adını ikincisinin de kavim ismini gösterebileceği bildirilmiştir. Diğer taraftan İskenderiyeli Kosmas Indikopleustes (545-549 arası) ile Bizans tarihçisi Prokopios'un (545-550 arası) eserlerinde ve eski Hind vesikalarında aynı kavimden Ak Hunlar (Bizans: Devkhoi Ounni; Hind: Şveta-Huna) diye bahsedilmiştir. 520 yılında Ak Hun - Eftalit hükümdarını ziyaret eden Çinli seyyah Song Yün'ün notlarından bu kavmin Hunlarla akrabalığı anlaşılıyordu. 5. asrın ilk yarısında Sasanîlerle çarpışan Ak Hun hükümdarı "Khakan" unvanını taşıyordu ve Afganistan bölgesindeki Ak Hun prensinin unvanı da "Tegin" idi. Bölge yerli halkının İranî asıldan olduğu şüphesizdir.
Ak Hun-Eftalit meselesi son zamanlarda bilhassa K. Czegledy'nin geniş araştırması ile oldukça açıklık kazanmış görünüyor. Buna göre tarihî gelişme 350 yıllarında Altaylar havalisinden batıya doğru cereyan eden büyük göç hareketi ile ilgilidir. İç Asya'da Hun idaresinden sonra iktidara gelen Sienpilerin yerine kurulan büyük Juan-juan devletinde Uar ve Hun adlarında iki kabile grubu 350'lerde bilinmeyen bir sebeple o devletten ayrılarak bugünkü Güney Kazakistan bozkırına gelmiş; buranın eski Hun halkını Volga'ya doğru ittikten (Avrupa Hunları) az sonra güneye yönelerek Afganistan'ın Toharistan bölgesine inmişti. 367'ye doğru buradaki eski Kuşan (Büyük Yüe-çi) ülkesine hükmeden "Kidarita" hanedanını (ihtimal İran asıllı) da Baktria'ya (Belh havalisi) süren bu İç Asyalı kütle söylendiği gibi Uar (= Avar) ve Hun kabileler birliği idi. Bu birlik daha sonra Kangkü (Çu-Maveraünnehir) ve Sogd'un (Semerkand ve havalisi) hakimleri olarak (Çince'deki Hiung-nu ve Avrupa dillerindeki Hun şekilleri arasında mahallî söylenişlere göre bazı ufak değişiklikler gösteren) yukarıda sıraladığımız adlar altında anılmıştır. Hakimiyetini batıda Hirkania'ya (Gurgan Hazar denizinin güneyi) kadar genişleten bu devlet 5. asır ortalarından itibaren Heftal adında yeni bir hükümdar ailesine sahip olmuş (bu ad ilk defa 457'de görülüyor) ve yıkıldığı 557 yılına kadar hem sülale hem kavim olarak öteki adlar ve Ak Hun adı ile birlikte bu adı da taşımıştır. Yapılan tespitlere göre devlette rol oynayan kabilelerden bazıları şunlardı: Kadis-hun (Herat civarında. Pers kaynaklarında Hvon Prokopios'da Eftalit diye zikredilen bu kabile sonra İran'ın batısına göçmüştür; "Kadisiya" yer adının menşei) Zavul (Zabul; bundan Zabulistan) Çol (Çöl? Gurgan = Curcaniye havalisinde) Kernikhion (Karmir-hyon= Kızıl? Hun) Askil-Eskil. Bunlardan hiç olmazsa bir kısmının yerli olduğu aşikardır.

Sogd bölgesini ele geçirdikten sonra İran üzerine baskı yapan Uar-hunların 9 yıl kadar süren (358'e doğru) şiddetli hücumları karşısında yıkılma tehlikesi geçiren Sasanî İmparatorluğu Şapur II'nin gayretleri ile kurtuldu. Hattâ iki taraf arasında ittifaka varan bir antlaşma oldu ve bu durum üç nesilden fazla bir süre devam etti (bu arada Şapur'un 359'da Amida'yı [Diyarbakır] kuşatmasında yardımcı olarak Hun kuvvetleri de bulunmuştu). Fakat Bahram Gor zamanında (420-438) başlayan yeni taarruzlar (427'den itibaren) Sasanîleri sarstı. Sogd bölgesinden Ceyhun'un güneyine doğru gelişen istila hareketinin Bahram Gor tarafından başarı ile durdurulması onun en şöhretli ("kurtarıcı") İran imparatorlarından sayılmasına vesile oldu. Halefi Yazdgird II zamanının (438-457) sonlarına doğru Uar-Hunların (Ak Hun) başında büyük hükümdar Eftal (Abdel) hanedanından Kün-han (Kun-han Priskos'da Kougkhas İslam kaynaklarında Akh.ş.n.var vb.) İran iç işlerine karışarak himayesine aldığı veliaht Peroz'u (Fîrüz) Sasanî tahtına çıkarmış (459-484) hakimiyetini Kuzey Hindistan'a doğru genişleterek orada başında Skandagupta'nın bulunduğu Gupta devletini dağıtmıştı (470'e doğru). 484 yılında Ceyhun kıyılarında Ak Hun - Eftalitler tarafından mağlup edilerek Herat bölgesini kaybeden ve yıllık vergiye bağlanan Sasanîler'in bu sırada geçirdiği dinî-içtimaî bir sarsıntı ülkelerini ihtilale sürükledi. Bu Mazdek isyanı idi. Mazdek Mani inancındaki "ikili" telakki (ışık-karanlık iyilik-kötülük mücadelesi) üzerine sosyal huzursuzluk amillerini de ekleyerek o tarihlerde yorulan ve iktisadî darlık içine düşen topluluğu kurtarmak iddiası ile düşüncelerini yaymağa başlamıştı. Buna göre insanların saadetini bozan iki unsur vardı. Biri servet diğeri kadın. Bunlardan her ikisi de herkesin ortak malı olduğu takdirde yeryüzünden kötülük kalkacaktı. Bu tipik komünist propaganda neticesinde arazi ve servet sahipleri ile aile müessesesine karşı kışkırtılan halk Mazdek ve müritleri tarafından ayaklandırıldı. Din adamları ve asiller öldürüldü kadınlar tecavüze uğradı evler ve konaklar yağmalandı tahrip edildi. Devletin sıhhat kazanacağı hususunda Mazdek'e inanmak gafletini gösteren Şah Kavad (veya Kubad 488-496 ve 498-531) da hapsedilmişti; fakat o kurtulmak imkânını bularak komşu Ak Hunlara sığındı (496). İran'da olup bitenleri yakından takip eden Ak Hun hükümdarı insanlık yararına hiçbir şey göremediği Mazdek hareketini kırıp yok etmek için Kavad'ı 30 bin kişilik Hun süvari birliği başında İran'a gönderdi. Bu suretle Şah ihtilali bastırdı (498-499) ve hadiselerin gelişmesinden felaketin derecesini kavrayan halkın da yardımı ile Mazdek ve taraftarları yakalanarak idam edildi. Tabiatıyla temizlik ve ülkenin sükûnete kavuşturulması uzun bir zamana ihtiyaç gösterdiğinden Sasanî İmparatorluğunda hak adalet ve mülkiyet esasında normal nizam daha ziyade Kavad'ın oğlu Husrev I. Anüşîrvan (531-579) devrinde kurulmuştur ki bu şehinşah tarihte "Adil" lakabı ile anılır.

Çin kaynaklarına göre İç Asya'da Hoten Kuça Aksu Kaşgar ve etrafını hakimiyetlerine alan Ak Hun-Eftalitler bu arada Kuzey Hindistan'ı da zaptetmişlerdi. Bu harekât "Tegin" unvanını taşıyan ve Kâbil'de oturan Toramana adındaki başbuğ tarafından idare edilmişti. 6. yüzyılın ilk yarısında ise Toramana'nın oğlu Mihiragula (Gollas 515-545) imparatorluk güney kanadının en azametli hükümdarı görünmektedir. Ordusunda daima 700 savaş filinin bulunduğu rivayet edilir. Fakat Budist rahipler (Song Yün ve ondan bir asır sonra buraya gelen Hiuen-tsang) bu "Huna kralı"ndan hoşlanmamışlardır. Çünkü Mihiragula Budizmi ülkesi halkı için tehlikeli sayıyor ve Budistleri kontrol altında tutuyordu. Buna karşılık İskenderiye'den Hindistan'a giden tüccar (sonra keşiş) Kosmas tarafından ve 530 tarihli Gwalior kitabesi ile Sanskrit yazılı "Keşmir Vekayinamesi"nde Mihiragula Hindistan'ın en büyük hükümdarı olarak tasvir edilmektedir.

İran'da Anüşîrvan büyük bir devlet adamı olarak belirdikçe Ak Hun - Eftalitler sönükleşti. 552 yılında Orta Asya'da Göktürk Hakanlığı kurulup İstemi Yabgu Maveraünnehir bölgesinde faaliyete geçtiği zaman ise iki büyük imparatorluk arasında sıkışan Ak Hun - Eftalit devletinin Göktürklerin mücadeleye giriştikleri Juan-juanlarla olan siyasi ve sıhrî rabıtaları da fayda vermedi. Anüşirvan ve İstemi'nin ortaklaşa hareketleri neticesinde Ak-Hun iktidarı yıkıldı ve ülke Göktürklerle İranlılar arasında paylaşıldı (557).

Üç kol halinde gelişmiş olan Hun siyasi hakimiyeti -Kafkasya'daki (Derbend kuzeyi- Hazar denizi arasında) Hunların Hazar Hakanlığı idaresine girinceye kadar süren kısa hakimiyetleri dışında- bu suretle tarihe karışmakla beraber Hunlara mensup Türk soyundan çeşitli kütleler Büyük Hun çağında şahsiyetini bulan zengin kültürleriyle göreceğimiz gibi Asya Avrupa ve Afrika kıtalarında Tabgaç Göktürk Türgiş Karluk Uygur Oğuz Bulgar Sabar Hazar Kuman vb. türlü adlar altında ve yeni güçlü devletler imparatorluklar kurarak yaşamaya devam etmişlerdir. Türk milleti denilen büyük âlemin çocukları olan bu kütleler aynı zamanda Rus Macar İslav-Bulgar Romen Gürcü devletlerinin kuruluş ve gelişmelerinde başlıca rol oynamışlar ve daha sonraki bütün İslam-Türk siyasi teşekküllerine askeri hukuki ve sosyal yönlerden ana kaynak vazifesi görmüşlerdir.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-09-2009, 03:43 AM   #10
-JönTürK-
Süper Moderatör
 
-JönTürK- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jun 2009
Bulunduğu yer: TürkiyE
Mesajlar: 226
Thanks: 1
Thanked 3 Times in 3 Posts
Tecrübe Puanı: 1
-JönTürK- is on a distinguished road
Standart

I. Göktürk Hakanlığı

Göktürklerin 6. yüzyılın ilk yarısında Altay dağlarının doğu eteklerinde ve maden istihsal edilen yakın bölgelerde (Yarkent Kaşgar Kuça vb.) ananevî sanatları demircilikle uğraştıkları ve Juan-juan devletine silah imal ettikleri biliniyor. Fakat o zaman dahi dağınık idiler. Chou-shu'ya (Çin yıllığı 557-581) göre Gök-Türk devletinin kurucusu olan Cho-shu'ya (Çin yıllığı 557-581) göre Gök-Türk devlerinin kurucusu olan Bumın'ın (Çince'de Tu-men) atası A-hien "şad" unvanını taşıyor ("Bilge Şad") ve Bumın'dan hemen önce gelen Tu-wu adlı başbuğ da Ta Ye-hu ("büyük yabgu") olarak tanınıyordu. Demek ki Türk kütlesinin Juan-juanlarla bağlılığı daha ziyade "federatif' mahiyette idi. Bumın daha 534 yılında Kuzey (Batı) Tabgaç (Wei) hükümeti ile siyasî münasebet kurmuş 542'de akıncılarının başında Huang-ho nehri yakınlarında görünmüş ve 545'de Tabgaç hükümdarının gönderdiği elçiyi "imparatorluktan nezdimize heyet geldi devletimiz bundan gurur duyar" sözleri ile karşılamıştı. Gök-Türk hanlarından İşbara 585'deki konuşmasında Gök-Türk devletinin "50 yıl önce" kurulduğunu söylemişti ki bu da 535 tarihine denk düşmektedir.
Ancak Juan-juan devletine karşı bir "Töles" ayaklanmasını bastıran (546) Bumın'ın Juan-juan hükümdarı ile eşdeğerde olduğunu göstermek için onun kızı ile evlenmek arzusunun kabaca reddedilmesi üzerine Batı Tabgaç prensesi ile evlenerek vurduğu ağır darbe sonucu Juan-juan devletini çökerttikten (552 başları) sonra resmen İl-kagan unvanını alması ve böylece eski Büyük Hun İmparatorluğu'nun başkent bölgesi Ötüken merkez olmak üzere hakanlığı kurması 552 yılında vaki olmuştur.

Devletinin batı kanadının idaresini kuruluşta birlikte çalıştıkları küçük kardeşi İstemi'ye (İştemi Çince'de She-ti-mi) veren Bumın devleti kurduğu yıl içinde öldü. "Yabgu" unvanını taşıyan dolayısıyla Doğu kanadının yüksek hakimiyetini tanıyan İstemi Batı'da fetihlerine devam ederken Ötüken'de iktidara gelen Bumın'ın oğlu K'o-lo (Kara?) ve bunun erken ölümü üzerine hakan olan Bumın'ın diğer oğlu Mu-kan (Beğ-Han? 553-572) zamanında devlet haşmetli çağına ulaştı. Heybetli görünüşü parlak etkili gözleri kudreti ve sertliği Çin kaynaklarında belirtilen Mu-kan Kağan son bir darbe ile ahalisinin bir kısmının Çin'e (müttefikleri olan Ts'i topraklarına) sığındığı bilinen bir kısmının da Baykal'ın kuzeyine doğru çekildiği anlaşılan Juan-juan devletini tarihe mal ettikten sonra (555) doğuda K'i-tanların ve kuzeyde Kırgızların ülkelerini Göktürk hakimiyetine bağladı; Çin'de Batı Tabgaçlarının yerine geçen Chou hanedanı (557-581) ile diğer Çinli Ts'i (Ch'i) hanedanını (550-557) baskı altına aldı; İstemi'nin harekâtına karşı Çin'den yardım isteyen Ak Hun (Eftalit) Devleti'ne ve Mâverâünnehir halkına Çin askerî desteğini önledi. 564'de Şan-si'deki Ts'i başkenti Tsin-yang'ı muhasara etti ve kızı prenses Açına'yı Chou imparatoru Wu-ti ile evlendirdi (568). Kaynakların bildirdiğine göre geniş ülkelere ve 100 bin kişilik bir orduya sahip olan Gök-Türk hakanını Çin imparatoru akrabalık kurma yolu ile teskin etmiş oluyordu.

Mu-kan'ın emrindeki kuvvet hakanlığın Doğu kanadının ordusu idi. İstemi (552-576) kumandasındaki öteki ordu ise kendi bölgesinde hareket halinde idi. Kısa zamanda Altaylar'ın batısını Isıkgöl ve Tanrı dağlarına kadar hakimiyetine alan İstemi geniş çapta askerî ve siyasî faaliyetleri neticesinde temas kurduğu Sasanî imparatorluğu ve Bizans gibi Ortaçağ'ın en büyük iki devletini Gök-Türk politikası izinde yürütmek suretiyle Türk hakanlığını bir dünya devleti payesine yükseltti. Ak Hunlar (Eftalitler) üzerinde yaptığı ilk baskı tecrübesinden (ihtimal 556 yılı başlarında) sonra ipek transit ticaretini elinde tutan bu devlete karşı Sasanî imparatorluğunu tabiî müttefik olarak gören İstemi Şehinşah Anuşirvan-ı Âdil ile antlaşma yaptı; bu vesile ile Anuşirvan ile evlenen kızı İran sarayına imparatoriçe oldu. Müttefikler tarafından sıkıştırılan Ak Hun (Eftalit) devleti yıkıldı ve toprakları Ceyhun (Âmuderya) sınır olmak üzere iki müttefik arasında paylaşıldı (557). Maveraünnehir Fergana'nın bir kısmı Batı Türkistan'ın güneyi Kaşgar Hoten vb. Göktürklere intikal etti. Bu suretle İç Asya kervan yolu üçüncü kere Türklerin eline geçmiş oluyordu.

Ancak Anûşirvan bu bölüşmede zaferdeki cüz'î katkısına nispetle aslan payını almış olmasına rağmen pek memnun değildi; kervan yolunun Maveraünnehir güzergâhını da ele geçirmek istiyordu. Bu maksatla kendi ülkesinden Akdeniz limanlarına ve Bizans'a yapılmakta olan ipek nakliyatını durdurdu. Böylece hem ipek ticaretinin ünlü kervancıları olup son taksimde Göktürklere bağlanan Sogd ahalisinin faaliyetini baltalayarak huzursuzluk çıkarmak hem de Türkleri ipek transit vergisi gibi yüksek bir gelirden mahrum etmek düşüncesini tatbik mevkiine koydu. İstemi'nin gönderdiği elçileri hile ile öldürttü. Göktürk fütuhatının Talas-Çu sahasından ve Seyhun nehrinin doğusundaki Khoa-lit ülkesi (Bizans elçisi Zemarkhos'ta: Kolkh Kholiat) üzerinden Aral-Hazar kuzeyine doğru ilerlediği bu tarihlerde İran ile uzlaşma ümidini kesen İstemi Bizans'a döndü ve İstanbul'a Sogdlu ipek taciri ve diplomat Maniakh başkanlığında bir heyet gönderdi (567 sonları). Tarihte bu Orta Asya'dan Doğu Roma'ya giden ilk resmî heyet idi. İpek meselesi Göktürkler kadar Bizans'ı da ilgilendirdiği için hatta daha önceleri Sasanî aracılığından kurtulmak üzere nakliyatını Hind denizi yoluna teksif etmek maksadı ile Güney Arabistan'daki Himyerî devleti ile temaslar aramış olan Bizans'ta imparator Justinianos II Türk elçilerini ilgi ile karşılamış İstemi'nin gönderdiği "İskitçe" (Türkçe) mektubunu okutmuş ve Maniakh'ın ağzından teşebbüsün ciddîliğini anlamıştı. Bir ittifak antlaşması yapmak üzere umumî vali Zemarkhos başkanlığında bir heyeti yola çıkardı (569 Ağustos başı). Türk elçileri ile birlikte Karadeniz-Kafkaslar-Hazar Denizi-Aral gölü arasından Talas yolu ile Tanrı-dağları'ndaki Ak-Dağ'da (Altın-dağ) İstemi'nin huzuruna gelen Bizans elçisinin hatıraları Göktürk hayatını ve kudretini gözler önüne sermesi bakımından pek kıymetli bir vesikadır. İstemi Bizans ile işbirliği yaparak Anûşirvan'ı İpekyolu'nu açmağa zorlamak gayesini güden siyasetinde başarıya ulaşmış 571 yılında Sasanî-Bizans çatışması başlamış; hakimiyetlerini Harezm üzerinden Kafkaslar'ın kuzeyindeki Kuban ırmağına kadar yaymağa çalışan ve ayrı ayrı Türk idarecilerin emrinde olmak üzere ülkeyi 8 bölge halinde ellerinde toplayan Göktürkler o sıralarda Azerbaycan'a da girmişlerdi. Fakat batıya bu Türk ilerleyişi durakladı ve Bizans ile esas ortak hareketle ilgili müdahale ancak Anûşirvan'ın oğlu olup Göktürk prensesinden doğduğu için "Türk-zade" diye anılan Ormuzd IV'ün (579-590) son yıllarında (588'lerde) yapılabildi. Gecikmenin sebebi Gök-Türkleri savaşa iştirak için tazyik eden Bizans'ın gönderdiği elçilerden biri olan Valentinos'u 576'da Aral gölü havalisindeki Türk bölgesinde karşılayan Türk-şad'ın sözlerinden anlaşılıyor. Bu Türk prensi Bizans'ı Göktürklerin hasımları olan Avarlar'ı himaye etmekle ve "kılıçlanarak değil atların ayakları altında karınca gibi ezilerek öldürülmeyi hak eden" bu kavme barınacak yer vermekle suçluyordu ki bu doğru idi. Ayrıca Bizans Azerbaycan üzerinden ilerleyerek ihtimal Güney Kafkasya'daki Sabar Türkleri ile bağlantı kurmak isteyen Göktürk kuvvetlerinin hızını kesmek maksadıyla 576'ya doğru oradaki Sabar Türk kütlesini dağıtmıştı.

İstemi'nin siyasetinin diğer mühim bir neticesi de şu olmuştu: 19 yıl süren (571-590) Sasanî-Bizans mücadelesinden sonra da iki imparatorluğun arası düzelmemiş birbirini takip eden karşılıklı istilalarda nihayet imparator Herakleios'un Sasanî başkenti Meda'în'e (Ktesiphon) kadar uzanan seferleri (622-628) Sasanî imparatorluğunun son mecalini de kırmıştı ki Kur'an'da bile işaret olunan bu durum İslamiyet'in kısa zamanda İran'da hakimiyet kurmasını kolaylaştırmıştır.

Göktürk İmparatorluğundaki İstemi'nin faaliyeti dahil bütün askerî-siyasî teşebbüslerin adına yapıldığı hakan Mu-kan 572'de öldü. Devleti muazzam bir genişliğe ulaştıran bu büyük hükümdarın hatırası Orhun Kitabeleri'nde akisler bulmuştur: "Dört tarafa ordu sevk edip kavimleri hep itaat altına almış başlılara baş eğdirmiş dizlilere diz çöktürmüş; ileride (doğuda) Kadırgan dağlarına (Kingan dağları) geride (batıda) Temir Kapıg'a (=Demirkapı Belh-Semerkand yolu üzerinde 12-20 metre genişlik ve 3 kilometre uzunluğunda) kadar -Türk milletini- hakim kılmış; bu memleketlerde Kök-Türk (kavmi) idi-oksız oturur olmuş; bilge kağan imiş alp kağan imiş buyruk ve beyleri kavmi (bodun) hep bilge ve cesur imişler...". Ötüken'de tertiplenen büyük cenaze törenine hususî heyetlerle katılan komşu devlet ve kavimler arasında Bizans İmparatorluğunun da bulunmuş olduğu anlaşılmaktadır.

Mu-kan'ın yerine kardeşi T'a-po geçti (572-581). Kudretli hakanlığın yeni hükümdarı kendini kutlamak üzere 100 bin top ipek hediye eden Chou imparatoru ile yine tebrik için çeşitli hediyelerle birlikte başkumandanını göndermek suretiyle hususî bir itina gösteren Ts'i (Çh'i) imparatoruna "Oğullarım" diye hitap ediyordu. Bu bütün Kuzey Çin'in Türk himayesine alındığını göstermekte idi. Ülkesinin genişliğinden dolayı hakanlığın doğrudan doğruya kendi idaresindeki kanadını ikiye ayırarak Doğu'suna kardeşi K'o-lo'nun oğlu Şe-tu'yu (İşbara) Batı'sına da küçük kardeşi Jo-tan'ı "kağan" (küçük kağan) unvanları ile tayin eden T'a-po bir Ts'i prensesi ile evlenmek düşüncesine kapıldı ve ayrıca Türk topluluğu için zararlı cihetleri önceki devirlerde ileri görüşlü Türk idarecileri tarafından ortaya konulmuş olan Buda dinini Budist misyonerlerin telkinlerine kanarak memlekette himayeye kalktı; bir Budist tapınağı ve bir Buda heykeli yaptırdı". Gök-Türk haşmeti zevale yüz tutmuş gibi idi. T'a-po dış siyasette de yanlış adımlar attı. Ts'iler 577'de Chou hanedanı tarafından yıkıldığı zaman oradan kaçarak kendisine sığınan bir Ts'i prensini "Çin kağanı" ilan etti. Cho-ularla arasının açılmasına sebep olan bu durum karşısında kalabalık bir ordu ile Pekin bölgesine ilerleyen T'a-po kendisine yeni bir Çinli prenses vaad edilerek durduruldu (579). Ancak prensesin verilebilmesi için Chou hükümdarı "Çin kağanı" Ts'i prensinin kendisine teslimini istiyordu. Bir av esnasında bu prensin Choular tarafından kaçırılmasına göz yumulması millet nazarında hakanın itibarını büsbütün sarstı. Göktürk birliği ve kültüründe mühim çatlakların belirdiği bu yıllarda diğer bir hadise de İstemi'nin ölümü oldu (576).

Resmî unvanı "yabgu" olması gereken fakat ihtimal Türk "il"inde bir budunun (sonraki "On-ok" budunu; buradaki "on büyük başbuğ" ona bağlanmıştı) başında olduğu için kitabelerde ve bir Bizans kaynağında "kağan" diye zikredilen bu büyük şahsiyetin ölümünü yukarıda adı geçen Türk-şad'ın sözlerinden öğreniyoruz. Onu sinirlendiren hususlardan biri de ölen "ata"sının yas günlerinde Türklerin Bizans elçileri tarafından rahatsız edilmeleri idi. Yol hatırası Göktürk hakanlığının batı bölgelerindeki kavimler bakımından mühim olan elçi Valentinos'a hitaben yapılan ve Bizans'ı suçlayan bu konuşma ayrıca Türk fütuhatının hem şeklini hem felsefesini açıklamak itibariyle de değer taşımaktadır: "Ben esirlerimiz olan Uar-Huni'lerin hangi yoldan Bizans'a gittiklerini biliyorum. Dinyeper'in Meriç'in nerede olduğunu Tuna'nın nereye aktığını da biliyorum. Gün doğusundan gün batısına kadar ülkeler bize diz çökmüştür. Bize karşı gelmek cesaretini gösteren Alanları On-Ogurları görüyorsunuz. Roma'ya da geleceğiz." Göktürk sınırlarının Kafkasya'nın kuzeyine ulaştığını ortaya koyan bu sözlerle Bizans da açıkça tehdit edilmekte idi. Ancak Türk-şad latife yapmadığını gösterdi. Kırım'da Bizans'a ait ünlü Kerç (Bosporos) kalesi Türk kuvvetleri tarafından zapt edildiği zaman Doğu Roma elçileri henüz Gök-Türk topraklarında idiler (576). Bu Göktürk hakanlığının Mançurya sınırlarından Karadeniz'e kadar uzanarak genişliğinin son noktasına ulaştığı tarihtir.

İstemi'den sonra yerine geçen oğlu Tardu (576-603) cesareti ve savaşçılığı ile babasına benzemekte idi ise de siyasî ihtirası yüzünden T'a-po zamanında açılmış olan ayrılık çizgisini büsbütün derinleştirdi. Çinliler onun bu zaafından faydalandılar: Önce hakanlık doğu kanadının kendine verilmemiş olmasından küskün olan Ta-lo-pien'in (Mu-kan'ın oğlu) Tardu'nun yanına gitmesini telkin ettiler. Halbuki Mu-kan bile bu oğlunu tahta aday göstermemiş idi çünkü annesi asîl (yani Türk soyundan) değildi. Hakan T'a-po da 581'de ölürken kendi oğlu yerine onun hakan olmasını istediği halde Devlet Meclisi (Toy) bunu kabul etmemiş ve sonunda K'o-lo'nun oğlu İşbara (Çince'de Şa-po-lüe) hakanlığa getirilmiştir.

Çin Göktürkler arasındaki bu anlaşmazlığı körüklemeğe devam ediyordu. Ta-lo-pien Batı Yabgusu Tardu'nun yanında Doğu'daki yeni hakan ile mücadeleye giriştiği sırada İşbara da o tarihte Chou'lar'ın yerine iktidara gelen Sui hanedanı'ndan (581-618) kendi ailesinin intikamını almak isteyen karısı Chou prensesi Ts'ien-kin'in telkinlerine kapılarak Çin'e kuvvet sevk ediyor; Sui imparatoru Wen-ti (Yang Chien 581-604) de eskiden beri Çin şehirlerinde ticaretle uğraşan ve dostluk ilişkileri çerçevesinde imtiyazlara sahip 10 bin kadar Türk'ü Çin'den uzaklaştırıyordu. Buna karşı Işbara'nın ordusu ile Çin'e girmesi Çin entrikasının kesifleşmesine yol açtı. Wen-ti yabgu Tardu'ya altın kurt başlı bir sancak göndererek onu Göktürk hakanı olarak tanıdığını bildirdi. İhtirası alevlenen Tardu Çin'e karşı ortak hareket teklif eden İşbara'nın isteğini önce reddetti ve İşbara Göktürkleri gayet iyi tanıdığı anlaşılan diplomat-general Ç'ang-sun Şeng ile mücadele etmek ve bu Çinlinin Türk kumandanları arasına soktuğu nifak ile uğraşmak mecburiyetinde kalırken Tardu hakanlığın Doğu kanadının yüksek hakimiyetini tanımadığını ilan etti (582). Böylece 350 yıldan beri ilk defa Çin'de siyasî birliği kurarak sonraki kudretli T'ang sülalesine siyasî yönden basamak vazifesini görmüş olan Sui sülalesi iktidarının başladığı yıllarda Göktürk hakanlığı resmen ikiye bölünmüş oldu.
__________________
günahın çirkin olmayan tek yanı ona edilen tövbedir...


-JönTürK-
-JönTürK- isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
arsividevletler, beylikler, hakkinda, hersey, mukemmel, turk, turkler

Seçenekler Arama

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Hizli Erisim


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 07:53 AM.
Powered by vBulletin® Version 3.8.2 .
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Mustafa
Resimler Emo Sitesi Web Stats
Sitemap
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 11, 13, 14, 15, 16, 264, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 66, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 251, 250, 249, 247, 248, 85, 86, 87, 88, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 156, 202, 160, 161, 162, 163, 164, 166, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 187, 182, 183, 184, 185, 186, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 194, 195, 196, 197, 198, 199, 200, 201, 203, 204, 205, 207, 208, 209, 210, 211, 216, 215, 214, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 252, 260, 233, 238, 262, 261, 263, 245, 246, 253, 254, 255, 256, 257, 258, 259, 265, 266,